|
Yoksulluk ile Mücadele ve
Sosyal Haklar Yoksulluk ile Mücadelenin Hak Temelli Araçları
6 -7 Haziran 2008 Armada Oteli, İstanbul Mustafa SÜTLAŞ "Sosyal
Hastalıklar"
da denilen "kolay bulaşan ve yaygınlaşan (epidemik=salgın) hastalıklar (verem,
AIDS, sıtma, frengi, CYBH, çocuk felci), sakat bırakan hastalıklar (cüzzam,
seyrek görülen bazı kas ve sinir hastalıkları), tedavisi olmayan hastalıklar
(kanser türleri ve genetik hastalıklar), afet ve kazalar sonucu oluşan durumlar
ve sağlık sorunları" toplumun geniş kesimlerini etkiler ve kalıcı, etkin
çözümleri için bireysel başa çıkma yöntemlerine toplumun da dikkat, özen ve katkısını gerektirirler. Ülkeler
ve sağlık yönetimleri bu sorunlara yönelik özel çabaları gündeme getirirler ve
toplumun yaygın ve etkili katılımını talep ederler. Yoksulluk halinde ise
bunların yanında her türden sağlık sorunu hem daha sık ortaya çıkar hem de
hemen daima "kişisel bir sorun/durum" olmaktan çıkarak "sosyal ev ekonomik" bir
boyut kazanır. Sağlığın
ve sağlıklılık halinin kendisinin de başka hizmet alanlarından farklı olarak
"sosyal" bir boyutu olması da bu alanda gerçekleştirilecek, toplumun iyiliğine
yönelik çözümlerin daima en güç durumda, statü olarak en alt konumda ve olanak
olarak en kısıtlı durumda olanları gözeterek yapılmasını gerekli kılar. Yoksulların
sağlık sorunları onların yaşantılarının doğal ve kaçınılmaz sonucudur. Çünkü
genel direnç hali beslenme, barınma koşul ve olanakları, başta alt yapı olmak
üzere sorun yaratan durumların engellenmiş olduğu yerlerden uzakta yaşamaları
ortaya çıkan sorunları ve bunun sonucu olan sağlıksızlık halini sürekli hale
getirir. Aynı
kesimin "olanaksızlıkları" hizmete ulaşma ve yararlanma konusunda da kendisini
gösterir. Öncelikle sorunla ilgili hizmet başvurusu "erken evrede" değil, çözüm
zorunlu olduğunda ve başka çare kalmadığında aranır. Bu ise sorunun hem
çözümünü güçleştirir, hem de eski "sağlıklılık" haline tam olarak dönmek
genellikle söz konusu olamaz. Bu da başlı başına sorun yaratan, ya da sorunu
büyüten bir durumdur. Diğer
yandan bu çözüm "gecikmeden kaynaklanır" nedenlerle maliye bakımından daha
büyük bedeller ödemeyi gerekli kılar. O bedelin ödenmesi ise "yoksul" için
zaten olanaksız olduğundan "etkin çözüm" yerine "palyatif=yakınmaları giderici"
çözümler yeğlenir ya da seyir kendi haline bırakılır. Bu
sonuç "iş gücü olanağının kaybolmasına yol açması" yanıyla "yoksulluğun
derinleşmesine" götürürken, diğer yandan aynı, benzer ya da başka sağlık
sorunlarını yaşayan birey sayısının artmasına neden olur. Sonuç
olarak yoksulluğun beslenme, yaşam koşulları, bedensel direnç vb. insan
organizmasının temel unsurlarını olumsuz etkileyerek hastalıklara zemin
hazırlamakta, ortaya çıkan hastalıkların ise daha ağır ve olumsuz sonuçlarla
seyretmesini sağladığı çok iyi bilinmekte ve gösterilmektedir. Örneğin tek
yumurta ikizleri arasında genetik özellikler %70 oranında belirleyici iken,
çevresel özelliklere bağlı ortaya çıkan olumsuzluklar yoksul insanlarda daha
yoğun görülebilmektedir. Çünkü yoksulluk belirgin bir şekilde immünitede
olumsuzluk yaratmaktadır. Ne
yazık ki bunu ortaya koyan başka bilimsel, özellikle de klinik verileri ortaya
koyacak araştırmalar çok fazla değildir. Ancak sağlıkla ilgili uluslararası
kuruluşların, çeşitli mücadele programlarının bu duruma atıf yaptıkları
görülmekte, konunun bu yanı için özel önlemler alınması için öneriler
getirilmektedir. Yoksulların hastalıkları, onların toplumun diğer kesimleriyle
ilişkileri oranında diğer kesimler açısından da bir "maruziyet=karşı karşıya
kalma" durumu yaratır, dolayısıyla bu sorunların toplumsallaşmasına yol açar. Diğer
taraftan bu kesimin bu tür sağlık sorunlarının kaynaklarının "kamusal" olması
bakımından da "toplumu" etkileyen bir yanı ortaya çıkar. Bunun sonucunda da
toplumun "yoksul olmayan" kesimlerinde, yoksullara karşı bir "anti-pati"nin ve
giderek "ayrımcılığın" oluşmasına da zemin hazırlar. "Sorun yalnız hastalıkların artması ve ağır seyretmesi değildir." Bir başka boyutunu "sağlık hizmeti"
oluşturmaktadır. Sermayenin küreselleşmesinin arttığı günümüz dünyasında
"sağlık hizmeti" alanı bir "kâr" alanı olarak örgütlenmekte ve sömürünün önemli
bir zeminini oluşturmaktadır. Günümüzde
sağlık hizmeti herkesin doğuştan sahip olduğu yaşama hakkının bütünleyeni olan
bir hak olmaktan çıkmıştır. İnsanların bu hizmetten yararlanabilmesi için ya
sağlık güvencesi (sigorta vb.) ya da hizmetin bedelini ödeyecek parası olmak
zorundadır. Her iki durum da sağlık hizmetini bedeli için bir ödeme yapılınca
ulaşabilen bir hizmet haline getirmektedir. Bu noktada "sağlık hakkı ve hasta
hakları"nın bir kavram olarak daha çok konuşulması bir rastlantı ya da
insanlığın gelişmişlik düzeyinin bir sonucu olarak yorumlanmamalıdır. Aslında
bu durum doğrudan bir "sıkıntı"yı ifade etmektedir. Çünkü sağlık alanının
sömürü için düzenlenmesi hasta haklarının ihlâline yol açmaktadır. Bu
koşullarda yoksulların; yani sosyo-ekonomik düzeyi yetersiz olan ve kötü yaşam
koşullarına sahip kişilerin yalnız yaşam hakları değil, hastalandıklarında
gereksindikleri sağlık hizmetlerini alırken sahip olmaları gereken hakların da
daha fazla ihlâl edilmiş olacağı söylenebilir. Sağlık hizmetine ulaşma ve yararlanma
hakkı Sağlık
hizmetleri özü gereği toplumları oluşturan insanların elbirliği ve dayanışmasıyla
sağlanabilir. Onlar adına bunu "devlet" sağlar ve herkes bu hizmete ulaşır ve yararlanır. Devletin "sosyal"
niteliğinin en önemli unsurlarından birisi bu hizmetin örgütlenmesidir. Bu
hizmetin günümüzde ancak bir bedel ödeyerek sağlanması; yoksullar için bu
hizmete ulaşma ve yararlanma hakkını azaltmakta giderek ortadan kaldırmaktadır.
Sağlık alanındaki eşitsizliklerin önemli sonuçlarından birisi budur. Geçmişte
kaynak yetersizliği ve koşulların olumsuzluğu nedeniyle oluşan eşitsizlik
günümüzde bu alanda ki yatırımların görece sosyo-ekonomik düzeyi daha yüksek
olan ya da sağlık güvencesi olan kişilerin yaşadığı yerlerde yapılması sonucunu
doğurmaktadır. Diğer
yandan sağlık hizmetinin belirli bir nitelikte sunulması gereklidir. Oysa
yoksulluk bu niteliğin de düşmesine yol açmaktadır. Yoksulluk arttıkça verilen
hizmetin niteliği ve etkinliği azalmaktadır. Hizmetin maliyeti ve kazanç unsuru
verilen hizmetin gerek tanı gerek tedavi süreçlerinde eşitsiz uygulanmasına yol
açmaktadır. Varlıklı ya da sağlık güvencesi olan bir kişiyle yoksul bir kişi
arasında tanı ve tedavi süreçlerinin irdelenmesine ilişkin olarak özel
araştırmalar olmamakla birlikte bu ortak bir gözlemdir. Özel sağlık hizmetinin
alınması dahil tüm sağlık hizmetlerinde bunun unsurlarını görmek olasıdır.
Sosyal/Sağlık Güvenlik Kurumu(SSGK)’nun
kapsamı içinde bulunanlara, ödedikleri prim tipi ve grubuna göre farklı
tedavi ve sağlık yardım uygulamalarının olması, bazı incelemelerin yapılmayışı,
sağlık güvenlik sistemlerinin bazı tanı ve tedavi tiplerini kapsam dışı
bırakması bu ilişkiyi ortaya koyan örneklerdir. Sağlık
hizmetinin en önemli unsurlarından birisi koruyucu ve sağlığı geliştirici
sağlık hizmetleridir. Bu noktada yoksullar başlangıç olarak bulundukları
"negatif" durumdan daha da kötüye gitmektedir. Çünkü ya bu anlamda hizmet eden
kurumlar ortadan kalkmıştır, ya SSGK bu tür hizmetlerin tümüne kaynak
ayırmamakta ve ödemede bulunmamaktadır, dahası mevcut kurumlar bu tür hizmetler
için de hizmete ulaşma ve başvuru anında bir "ödemeyi" zorunlu hale
getirmektedir. Diğer yandan bu alanda da "piyasa"nın oluşması, o piyasada
şekillenen bedeli ödeyenlerin bu hizmetlerden yararlanmasına neden olmakta,
hedef grubun içine giren herkese hizmetlerin götürülmemesi de bu hizmetlerin
ortadan kaldırmaya çalıştığı sorunların toplumun tümü için varlığını sürdürmesi
sonucunu doğurmaktadır. Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da bu anlamdaki hizmetlerin
giderek çok azaldığı herkesin kabul etiği gerçekler arasındadır. Burada
bir başka gözlem; sağlık hizmeti verme dışında bazı amaçları olan bazı sivil örgütlenmelerin sağlık alanında ve
özellikle sağlık güvencesiz ve yoksul kesimler için hizmet örgütlemeleri ve
"kampanya" adı altında hizmet sunmalarıdır. Bu
durum aslında küreselleşmenin mantığına uygundur ve talep edilen de budur.
Dünyanın birçok ülkesinde sağlık hizmetinin çoğu dinsel nitelikte olan
"gönüllü" yardım kuruluşlarınca verilmeye başlanması bir rastlantı değil
bilinçli bir seçimdir. Bu durum "vatandaşlık" kavramını, yoksulluk temelinde
"yardım alan-hayıra-ianeye muhtaç" bireylere dönüştüren bir unsurdur. Mevcut
kısıtlı kaynakların kullanımında da sosyo-ekonomik koşullar eşitsizliklerin
arttığı ya da belirginleştiği bir alandır. Özellikle büyük ve pahalı
operasyonlar, sürekli ve yoğun bakım hizmetleri, doku transplantasyonları
yapılırken, zengin-yoksul eşitsizliği daha çok göze çarpmaktadır. Acil
hizmetlerin sunumunda da benzer durumdan söz edilebilir. Aynı
koşuldaki ya da aynı sorunu yaşayan iki insanın arasındaki farklılık varsıllığı
ise, verilen hizmetin oran ve niteliğinde de farklılıklar ortaya çıkmaktadır.
Bu gerçekler herkes tarafından görülüp bilinmekle birlikte ne yazık ki diğer
konular kadar öne çıkmamakta, daha belirgin ve dikkat çekici şekilde ifade
edilip vurgulanmamaktadır. Sonuç
olarak uluslar üstü belge ve sözleşmelerde "sağlık hakkı ve hasta hakları"
denilince en başta gelen; hizmet alacağı "hekim ve sağlık kuruluşunu seçme
hakkı" bir yana hizmete ulaşma ve hizmetten gerektiği ya da gereksinim
duyulduğu şekliyle yararlanmak yoksullar için söz konusu değildir. Bunu küresel
örneklerle de ortaya koymak olanaklıdır. Yoksul ülkelerin insanları ya da
varlıklı ülkelerdeki yoksul insanların sağlık hizmetlerinden yararlanma biçim
ve oranları ortadadır. (Afrika ve ABD’deki zenciler ve yoksullar) Bilgilenme ve aydınlatılmış onam Yoksulluk
insanların eğitim ve bilinçlenmesini olumsuz etkilemekte, giderek
olanaksızlaştırmaktadır. Günümüzde insanın her anlamda gelişmesi için gerekli
kaynakların sağlanması gelirle yakından ilişkilidir. Bu
durum insanların "eşit" olmasını ortadan kaldırmakta; dolayısıyla kendileri
başkaları için ifade ettikleri "değer"de farklılıklar yaratmaktadır. Tanı
ve tedavi sürecinde hasta hekim ilişkisi özü ve uygulandığı biçimiyle bir
egemenlik ilişkisidir. Hekim bilgi ve donanımıyla hizmet verdiği hastaya
egemendir. Bu egemenlik tarafların "değer"lerine koşut olarak artar ya da
azalır. Yoksul bir hastanın hekiminden bilgi almak için sarf ettiği çabayla,
görece varsıl arasında belirgin farklılıklar vardır. Tersi
de doğrudur: Yine somut bilimsel araştırmaları ortaya konulmamış olsa da
gözlemlerimizin gösterdiği ve üzerinde birleşebileceğimiz bir gerçek
sosyo-ekonomik durumun hastaların bilgilenmesi ve tıbbi müdahaleler ile tedavi
seçenekleri üzerinde söz söyleme, karar süreçlerine katılma, tedaviyi kabul ya
da reddetme olanaklarını azalttığı yolundadır. Gizlilik ve güvenlik hakkı Herkese
eşit sunulması gereken, verirken herkesin aynı olması gereken sağlık
hizmetlerinde; eğer iyi incelenirse, yoksulluğun bu konuda da belirgin
farklılıklar yarattığı ortaya konulabilir. Görece varlıklı kesimlere sağlık
hizmeti verilen yerlerle yoksullara hizmet verilen yerlerin düzenlenişi ve
sahip oldukları olanaklar bu hakkın sosyo-ekonomik durumla ilişkisini ortaya
koymaktadır. Günümüzde
kamu sağlık kurumlarının polikliniklerinde gizliliği ortadan kaldıran
düzenlemeler söz konusudur. Benzer biçimde yoksullara yönelik olarak özellikle
kampanya şeklindeki sağlık hizmeti sunumları sırasında böyle bir hakkın varlığı
akla bile gelmemektedir. Güvenlik için de benzer şeyleri söz etmek olasıdır.
Sosyo-ekonomik düzey azaldıkça buna yönelik önlem ve düzenlemeler için ayrılan
kaynak azalmaktadır. Bu noktada tersine bir gerçek, bu kesimlere hizmet veren kurumların hizmet verdikleri hastalara
karşı kendi güvenlikleri için harcadıkları kaynak ve çaba artmaktadır. Yine bir
çok kamu hastanesinde verilen kurumsal "güvenlik" hizmetleri buna güzel bir
örnektir Bu
noktada bir başka önemli "güvenlik" sorunu da "organ nakli amaçlı"
müdahalelerde "yoksulların" gönüllü/zorunlu "verici"lik durumu (organ satışı)
ve yoksulların alıcı olduğu durumlarda ortaya çıkan sorunlar da bu anlamdaki
bir dizi "hak ihlâli"nin ortaya çıktığı bir alandır. Bilimsel Araştırmalar Sağlık
hakkı ve hasta haklarından söz edilirken özel düzenlemelerin yapıldığı bir konu
da tıp biliminin gelişmesi için gerekli olan bilimsel araştırmalardır.
Yoksulluk hali bu araştırmaların denekleri olmayı kolaylaştırmakta, ama
sonuçlarından yararlanma noktasında güçlükler yaratmaktadır. Bir çok tanı ve
tedavi yöntemi tıp biliminin gelişmeye başladığı günlerden beri önce laboratuar
koşullarında, sonra hayvan çalışmalarında, ardından yoksul deneklerde, en
sonunda da tüm insanları kapsayacak şekilde sürdürülmektedir. Bu
noktada bilim ve araştırma etiğinin ele alması gereken konulardan birisi olan
"ücretli deneklik" insan bedeninin maddi karşılık uğruna nasıl kullanıldığını
gösteren örneklerden birisidir. Diğer yandan gelişmiş ülkeler için satış ve
uygulama izni almamış ilaçların yoğun olarak geri ve yoksul ülkelerde
uygulanıyor olması da bu ilişkiyi ortaya koyan değerli kanıtlardan birisidir. Kronik hastalıklar ve hastalar Yoksulluk
bu konuda da büyük eşitsizlikler yaratmaktadır. İnsan yaşamına eşlik edecek
kronik ve zaman içinde ağırlaşan hastalıklarda alına sağlık hizmeti konusunda
da yoksulluğun etkisi büyüktür. "Sosyal hastalıkları" yaşayan hastalar için
toplumun ve ayırdığı kaynaklar ve hizmet sunumu için yaptığı harcama giderek
azalmaktadır. Bir
başka önemli ve genel sağlık sorunu; aslında ortaya çıkışında zengin-yoksul
ayrımı yapmayan diyabet hastalığı benzeri bazı süreğen ve sürekli tedavi ve
bakımı gerektiren hastalıkların varlığında ortaya çıkmaktadır. Bu grupta yer
alanlar yaşamak için sürekli bir "yardım/destek arama" durumunda olmaktadır. Burada
sosyo-ekonomik durum, yaşam koşulları ve yoksulluk hem hastalığın gidişini
olumsuz etkilemekte hem de hastaların aldığı hizmetin niteliğinde farklılıklara
ve eşitsizliklere yol açmaktadır. Gelir
eşitsizliğinin dolayısıyla yoksulluğun sağlık hizmeti konusunda önemli rol
oynadığının bir başka örneği de bedensel engelli ve sakatlarda görülebilir. Bu
durumda olan yoksul ve zenginlerin aldığı sağlık hizmetleri arasında belirgin farklılıklar vardır. Aynı
durumdaki bir zengin kişi bedensel yönden eksiklik ve olanaksızlıklarına karşın
toplum içinde yaşamını sürdürebilirken, yoksul biri evine, yatağına bağlı ve
çok basit bazı sağlık hizmetlerinden bile yoksun durumda olabilmektedir. Bu
noktada yine sağlık hizmeti verenlerin bir eşitsiz tutumundan söz etmek de
olasıdır. Yine kendi kişisel deneyim ve gözlemlerime göre bedensel engellilere
ve sakatlara sunulan sağlık hizmetlerinde, hizmeti verenler en azından daha
isteksiz ve çekimser davranmakta, yaklaşım ve ilişkilerinde kimi kere verilen
sağlık hizmetini bile olumsuz etkileyecek farklılıklar gözlenmektedir. Örneğin
cüzzam hastalarının hastalıklarıyla doğrudan ilgisi olmayan sağlık sorunlarına
diğer hekimlerin ilgi ve yaklaşımı çok olumsuzdur. Çoğu örneğin muayene ederken
hastaların en doğal haklarından biri olan muayene edilme haklarını "dokunmama"
eylemi nedeniyle kullanamamaktadırlar. Başvuru ve şikayet hakkı Bu
konuda da yoksulların bireysel "değer" ya da "değersizlikleri" belirgin
olmaktadır. Birçok sağlık hizmeti kurumunda yukarıda ortaya konulan,
yoksulların aleyhine olan farklılıkların sonucunda doğan hak ihlâllerinin açığa
çıkarılması ve kovuşturulmasında da ciddi farklılıklar vardır. Parası az olan,
bilmediği, peşine koşacak koşul ve olanağı az olduğu, dinlenmeyeceğini
düşündüğü için hak arama yollarını daha az oranda kullanmakta, kullanmaya
kalktığında süreçler uzun olduğu için sürdürememekte, sürdürse bile
mekanizmaların yeterince etkin olmaması nedeniyle sonuç alamamaktadır. Bu
konuda özellikle özel hukuk alanında ki düzenlemeler de yoksulların bu
haklarını kullanmayı önler niteliktedir. Çünkü örneğin mağduriyetlerin tazmini
için açılan davalarda yatırılması gereken harçlar, bunların takibi için gerekli
giderler bu hakkın da fiilen kullanımını engellemektedir. Hasta
haklarının birçok başka boyutu vardır. Bu konuların her biri ayrı ayrı
irdelendiğinde yoksulluğun bu hakların kullanımı ve yararlanılması konusunda
eşitsizlikler yarattığı görülecektir. Örneğin hasta haklarının unsurları
arasında yer alan refakatçi ve ziyaret hakkının kullanımının da yine
yoksullukla yakından ilişkili olduğunu göstermek olanaklıdır. Bu durumda
olanların refakatçileri, onlara sunulan hizmet için gerekli olan emeğin
karşılanması amacıyla kullanılmaktadır. Sonuç Sonuç
olarak "yoksulluğun" bizatihi kendisi bir hak ihlâlidir. Ama yoksulluk bir çok
hakkın kullanımı yararlanılması konusunda olduğu gibi sağlıklı yaşama hakkı ve
onun unsurlarından biri olan; sağlığın korunması, geliştirilmesi,
sağlıksızlıkların giderilmesi ve tedavisiyle, yaşam boyu sürecek sağlıkla
ilgili sorunların bakım ve rehabilitasyonu konularını kapsayan sağlık
hizmetlerinden yararlanma hakkında da eşitsizliklere yol açmaktadır. Buna
ilişkin bilimsel verilerin daha çok ortaya konulması, bu verilere dayanılarak
bu haklardan yoksulların da herkes gibi eşit ve ayrımsız bir şekilde, dahası
pozitif ayrımcılık temelinde daha çok gözetilerek yararlanması için, başta
sivil ve gönüllü örgütler olmak üzere mücadeleyi amaç ve yöntem olarak
belirlemiş örgütlerin öne çıkarması zorunlu görülmektedir. |