B
UGÜN'E DAİR

Olan-biten | Olacaklar | Mesele nedir? | Tarihe not

Mesele Nedir?

“Sağlık 2007”: Bir değerlendirme ve öneri 

Eğer Cumhurbaşkanı A.Necdet Sezer’in başvurusu üzerine  Anayasa Mahkemesi, bazı maddelerini iptal etmeseydi ve hükümet de bir karar alarak ertelemeseydi, yaklaşık 2,5 aydır ülke olarak Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası(SG-GSS)’nın yaratacağı sorunlarla boğuşuyor olacaktık.

SG-GSS’nin uygulanması ertelense de “bize benzer” bir çok  ülkede uygulamaya konulan “sağlık reform”ları artık ülkemizin sağlık alanında temel gündemini oluşturuyor.

Yaklaşık 5 yıldır iktidarda olan 59. hükümet, aslında daha önceki hükümetlerin başlattığı çalışmaları sürdürdü ve sahip olduğu meclis çoğunluğu sayesinde çok daha fazla değişiklik yaptı ve bu değişiklikleri hızlı bir şekilde uygulamaya koydu, koymayı sürdürüyor.

Cumhurbaşkanı tarafından birkaç gün önce meclise geri gönderilen ve hekimlerin “başımıza geçirilen torba” diyerek itiraz edip karşı çıktıkları “torba yasa”; İstanbul’da şu günlerde uygulamaya konulması beklenen “ilk özelleştirilen kamu hastanesi” girişimi; bir süredir gündem de olan ve bugün yarın uygulamaya konulacak olan “sağlık karnelerinin” ortadan kaldırılarak “banka kartı” benzeri kartlarla sağlık hizmetinden yararlanılması uygulamaları  “insan ve toplum” unsurunu ortadan kaldıran, ticaret ve endüstrinin bir uygulama hali haline gelen “sağlık hizmetleri” 2007’deki sağlığımızın ana unsurlarını oluşturuyor.

1977’de Alma ata’da  DSÖ’nün toplantısında kabul edilen “temel sağlık hizmetleri” ilkelerine neredeyse birebir uyan bir sağlık hizmet yasamız olan “224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun” 1961’den beri yürürlükte olmasına karşın ne yazık ki uygulan(a)mamaktadır.

Mart ayı boyunca yapılacağı duyurulan etkinliklerle Türk Tabipleri Birliği ve bağlı tabip odaları, sağlık alanının diğer sivil örgütlenmeleriyle birlikte “sağlık hakkıma ve sağlık ocaklarıma sahip çıkıyorum” diyerek bu yasanın uygulanmasını istiyorlar. Ama bu itirazlar ve karşı çıkışlar yetmiyor!  

Neleri yitirdik, yitiriyoruz?

Ülkenin genel verilerine bakıldığında görülen ekonomik büyüklük ve gelişme geniş halk kesimlerine yansımamakta, “yetersiz ve dengesiz beslenme”, “olumsuz barınma koşulları”, “güvensiz bir toplum yaşamı” ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır.

Gelir dağılımında büyük bir eşitsizlik vardır. Kayıt dışı ekonomi, kayıtlı ekonominin 1,5-2 katına ulaşmıştır. Benzer durum “istihdam” için de geçerlidir. Bunun anlamı, çalışan ama sağlık ve sosyal güvenlikten yoksun yığınlar demektir.

Diğer yandan  çarpık kentleşme, yetersiz alt yapı nedeniyle ciddi sorunlar yaşanmaktadır.Konut sayısında yetersizlikler yanında “nitelikli olmayan” konutlarda yaşayan nüfus önemli bir büyüklüğe erişmiştir.

Günümüzde nüfusun kent/kır arasındaki oranı kent lehine daha yüksek olsa da  halkın % 45’i halen kırsal kesimde yaşamaktadır. Bu kesim gereksindiği sağlık hizmetini; aslında hemen hiçbir zaman gereği gibi uygulanmasa da 224 sayılı yasa uyarınca hizmet veren “sağlık ocakları” ve “sağlık evleri”nden almaktadır. Bu model getirilen “Aile Hekimliği” uygulamasıyla çok yakında tümüyle yitirdiğimiz değerlerin arasına karışacaktır.

Sağlık kurum ve kuruluşlarıyla, hekim ve sağlık personelinin dağılımı ise Doğu Anadolu, büyük kentlerin gecekondu kesimleri ve kırsal bölgeler aleyhine büyük eşitsizlikler göstermektedir.

Anne çocuk sağlığı hizmetleri, aşıyla önlenebilir bulaşıcı hastalıklarla mücadele,özellikle verem gibi sosyal hastalıklarla mücadele de halen sağlık personelinin özverili çabasıyla sürdürülen, ama giderek zayıflayan dolayısıyla “artık yitirdiğimiz sağlık hizmetleri” arasındadır.

Başta Çernobil felaketi olmak üzere, çevre kirliliği, petrole dayalı karayolu taşımacılığı, kötü beslenme, sigara vb. diğer olumsuzluklar nedeniyle sürekli artan kanser; yeniden “hortladı” denilen, üstelik bir bölümü ilaçlara dirençli hale gelmiş olan tüberküloz(verem); çeşitli sakatlıklar ve sosyal hastalıkları yaşayanların kaderleriyle baş başa kalmaları; bu süreçte yaşadığımız “insan ve sağlık kaybı”mızın diğer unsurları arasında yer almaktadır.

Daha çok harcıyoruz

Tüm bu olumsuzluklara karşın sağlık için harcadığımız para yıllık olarak yaklaşık 20-24 Milyar dolara (yaklaşık olarak GSMH’nın % 6-7’si, kişi başına sağlığa harcanan para 350-400 US$) yükselmiş durumdadır. Bu rakam nüfus artışının getirdiği büyümenin ötesinde çok yüksek bir artış demektir. Ancak bu paranın yarısından çoğu ilaç ve tıbbi teknoloji alanıyla ilgili, çoğu uluslararası olan şirketlere “nakit olarak” aktarılmaktadır. Başka bir deyişle “sağlık için kullanılmamaktadır.”

Bütün bu koşullar çerçevesinde Dünya Bankası,İMF, Dünya Ticaret Örgütü’nün talebiyle pek çok yerde uygulamaya konulan, sağlık alanındaki “neo-liberal küresel” uygulamalar giderek ve açıkça büyük bir yıkıma yol açmaktadır.

Şimdilik 1 Temmuz’da uygulanmasına karar verilen Genel Sağlık Sigortası Yasası; bir çok ilde uygulamaya başlanan “Sözleşmeli Aile Hekimliği” modeli, bunun uygulanabildiği yerlerde sağlığı koruyucu ve  hastalıkları önleyici hizmetlerin yok derecesine inmesi, bunları tamamlayan kamuya ait hastanelerin “özelleştirilmesi” konusundaki “pilot uygulamalar” bu politikaların sağlığa ve sağlık alanına yönelik yıkımının ana göstergeleridir.

Bu “reform programı” sonucunda sağlık hizmeti yalnız hastalıkların tanı ve tedavisi hizmetine indirgenmiş olacak, başka bir deyişle “sağlıksızlık ve hastalık”  temel olacak, bundan yararlanabilmek için de tüm sağlık kurumlarından alınacak hizmet adı “sigorta” olsa da “ücretli” hale gelmiş olacaktır.  

Sokağın tepkisi

Bu olumsuzluklara karşın, halen bir sağlık güvencesi bulunan ve cebinde biraz parası bulunan, büyük kentlerin görece merkezi yerlerinde yaşayan, “toplumun orta gelirli kesimi” durumdan “şimdilik” hoşnuttur.

Çünkü onlar sıra ve randevu alarak olsa da özel veya kamu ayrımı olmaksızın, dahası herhangi bir “sevk” işlemi gerekmeksizin özel yada kamuya ait kurumlarda verilen sağlık hizmetlerine ulaşabilmektedir.

Çünkü tıbbi olarak gerekli olsun olmasın karşılıklı “kazanç kapısı” olduğu için maliyeti şimdilik sosyal güvenlik kurumlarına fatura edilen en “lüks” tetkikleri yaptırabilmektedir.

Çünkü ellerindeki karnelerine yazılan ilaçları en yakınlarındaki eczanelerden sağlayabilmektedirler.

Aslında sağlık çalışanlarının bir bölümü de “şimdilik” yaşanan durumdan hoşnuttur.

Çünkü onlar da “performansa” yani yaptıkları tıbbi işlem ve baktıkları hasta sayısına dayalı olarak “topladıkları döner sermaye gelirlerinden” paylarını almakta, daha çok kazanmaktadırlar.

Özel sağlık kuruluşlarının sahipleri, ilaç ve tıp teknolojisi şirketleri ve tabii bu işten vergi alanlar zaten memnundurlar.

Medyanın tutumu

Böylesi bir ortamda “medya” bunlarla değil, yine tekil ve kişisel örnekleri sergilemekte, yaşananları kimin yanında tavır alıyorsa ona göre şekillendirilmiş yayınlarla “ya bir trajedi” ya da bir “komedi” şeklinde ortaya koymakta ve bu süreçten “nemalanmayı” sürdürmektedir.

Şimdilik “herkes bu durumdan memnun”olsa da deniz bitmek üzeredir ve  “ufukta kara görünmektedir.”

Erteleme olmasaydı “bugün” yaşayacağımız “kaos” şimdi toplumdan uzakta ama bu işe kafa yoran bir avuç örgütlü sağlık çalışanının gündelik gerçeği, derdi, sıkıntısı  durumundadır.

Tükenen denizin dayandığı “kara”da itiraz edilmesi gereken temel nokta “sağlığın endüstrileşip, ticarileşerek tümüyle hastalığa odaklanması, dolayısıyla  piyasalaşması” olmalıdır. 

Başta sağlık alanında örgütlü olan kesimler olmak üzere, örgütlenmiş durumdaki toplumun tümü, bir araya gelerek bu gerçekleri, hem iktidarlara, hem bunların farkında olmayanlara, hem de dünyaya duyurmalı ve şimdiye kadar sahip oldukları yapılara “somut ve gerçek anlamıyla” korumaya ve savunmaya çalışmalıdırlar.  

Mustafa SÜTLAŞ
Sağlık Hakkı Hareketi Derneği
YK Başkanı