Y
AZILARIM / SAĞLIK-TIP
| Genel | Sağlık (Hasta) Hakkı | Sağlık-Tıp Eğitimi
LEPRA ÜZERİNE
TÜRKİYE’DE CÜZZAMLA SAVAŞIN SON DÖNEMİ

TÜRKİYE’DE CÜZZAMLA SAVAŞIN SON DÖNEMİ

Dr. Mustafa SÜTLAŞ

GİRİŞ

Cüzzam ya da bilimsel adıyla lepra günümüzde “çağdışı” olarak nitelenen bir enfeksiyon hastalığıdır. Günümüzde gelişmiş ülkelerde artık görülmezken geri kalmış ülkelerde en azından bir bölüm nüfusu tehdit altında bırakmaktadır. 20. yüzyılın son çeyreğinde tedaviye giren yeni ilaçlar hastaların kesin tedavisini mümkün kılmakta, dolayısıyla hastalığın başkalarına bulaşması önlenmekte ve toplumlar için risk oluşturmamaktadır. Ne var ki geri kalmış ülkelerde oturmuş bir sağlık sistemi ve sağlıkla ilgili temel alt yapı olanakları eksik olduğundan bu yeni tedavi yöntemleri çoğu zaman yeterince uygulanamamaktadır. Bununla birlikte bir çok ülkede değişik desteklerle ve yalnız lepraya  yönelik çalışmalarla hastaların büyük bir bölümü bu yöntemlerle tedavi edilmiştir. Günümüzde dünyada her yıl saptanan yaklaşık 500-600 bin yeni olguya da aynı tedavi yöntemleri büyük oranda uygulanabilmektedir. Dünyada bu hastalığın yarattığı temel sorun epidemik niteliğini yitirerek başta oluşturduğu sakatlıkların bakım ve rehabilitasyonu olmak üzere önemli bir sosyal sorun olarak kabul edilmeye başlanmıştır.

Ülkemizde ilk kez 1957 yılında Doç.Dr. Etem Utku tarafından başlatılan çalışmalar Ankara ve Elazığ’da oluşturulan bu alana özgü sağlık kuruluşlarının çabalarıyla sürdürülmüş, bundan yaklaşık 25 yıl önce üç farklı kuruluşun el ve işbirliğiyle gerçekleştirilen bir kontrol programıyla bugün epidemiyolojik anlamıyla bir sağlık sorunu olmaktan çıkarılmıştır.

Bugün bizim tarafımızdan yürütülen hizmet Sağlık Bakanlığı’na bağlı İstanbul Lepra Hastanesi’nin mekansal ortamında; Sağlık Bakanlığı, İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi ile Cüzzamla Savaş Derneği ve Vakfı arasında yapılan üçlü bir protokol ile gerçekleştirilmektedir. Belki de ülkemizde ilk örneklerden birisi olan bu ortak çalışma ile bugün sadece cüzzam hastalığı kontrol altına alınmış olmamış aynı zamanda belki bir model de yaratılmıştır.

Temel Önermeler

Bu savaşıma başlarken temel aldığımız bazı önemli noktalar şunlardı:

  1. “Sağlık” yalnız hastalıklardan arınmış olmak değildir, aynı zamanda fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olup aynı zamanda  insanın yaşama hakkını bütünleyen temel haklardan birisidir.
  2. “Sağlık Hizmeti”sağlıklılık halini korumayı, geliştirmeyi, hastalıklardan arındırmayı,  tam iyilik hali sağlanamıyorsa, yaşamı olanaklı kılacak şekilde rehabilitasyon ve bakımı içeren hizmetlerin tümüdür. Bu hizmet bir ekip tarafından verilir ve “insan” temel alınarak hizmet sunulur.
  3. Herhangi bir sorunla karşılaşıldığında sorunu büyütmek yerine çözümün bir parçası olmak daha uygun bir tavırdır.  Herhangi bir sorunu ortadan kaldırmak için “kahraman” olmak gerekmez. Yapılması gerekeni, tanımlanan işin gereğini yapmak zaten “kahraman”lıktır.
  4. Başarı için öncelikle başarmayı “istemek” gereklidir.

Sorunun tanımı

Çözmek üzere yola çıktığımız sorunun temelini “Cüzzam” tıbbi adıyla “Lepra” hastalığı oluşturuyordu. Bu hastalık tanısı mümkün olan tedavi edilebilen bir enfeksiyon hastalığıdır. Cüzzam erken dönemde tanı konulup uygun yöntemlerle tedavi edilmediğinde periferik sinirleri tuttuğu için sakat bırakabilen uzun seyirli bir hastalıktır. Damlacık yoluyla bulaşan bu enfeksiyon hastalığı etkeni her bulaştığı kişide hastalık oluşturmasa da doğal vücut direnci düşük kişilerde, özellikle de çocukları tutabilmektedir.

Bu sorunun çözümünün yüz belki de bin yıllardır yapıldığı gibi hastaları ortadan kaldırmak ya da onları gizleyerek görünür olmaktan çıkarmak değildir. Çağdaş bir yaklaşımla koruyucu aşısı olmayan bu enfeksiyon hastalığını yok etmek için öncelikle bulaşmanın önlenmesi yani “enfeksiyon zincirini kırılması” gereklidir.  Bu ise mevcut ve başkalarını enfekte etme potansiyeline sahip aktif durumdaki ya da aktifleşme eğilimi gösterme olasılığı bulunan tüm hastaların etkin tedavi yöntemleriyle tedavi edilmesiyle mümkündür. Bu noktada güçlük, henüz tanı konmamış hastaların da bulunup tedavi altına alınmasıdır. Bunun “Güç” olmasının nedeni, hastalığın başlangıç bulgularının çok belirgin olmaması, herhangi bir yakınmaya yol açmaması ve bir çok sağlık çalışanının başlangıç belirtilerini gözden kaçırabilmesidir.

Çözümün Tanımlanması

Bu temel bilgi ve önermelerden yola çıkıldığında çözümün “hastalara ulaşmak ve onları tedavi etmek” olduğu görülecektir. Hizmet verdiğimiz yer bir özel dal hastanesidir. Ülkedeki tüm hastaların bu hastaneye başvurarak tedavi edilmelerini beklemenin amaca ulaşmak açısından uygun ve yeterli bir davranış değildi. Hastaların bize ulaşmasını beklemekten çok, aktif bir programla bizim hastalara ulaşmamız gerekiyordu. Dolayısıyla bunu gerçekleştirmek üzere bir program yapma durumundaydık. Programı yaptık. Ancak bunun için bazı temel gereksinimler çözülmeliydi.

Gereksinmelerin Tanımlanması

Kaynak: Para, zaman

Emek: Ekip, işgücü ve destek

Bilgi: Son bilgiler, gerekli donanım

Katılım: Hasta ve diğer ilgililerin katılımı

Bu çabaya katılacak olan “niyet” ve “başarma isteği” ile donanmış az sayıda insan bulunuyordu. İlkin bilgi ve donanımımızı geliştirdik. Bu süreçte bir yandan mevcut veri ve bilgiler derlendi ve öğrenildi. Diğer yandan bazı araştırma çalışmaları gerçekleştirildi. Hem tıbbi hem de uygulamaya ilişkin olarak planlanıp gerçekleştirilen bu çalışmalarla etkin tedavi yöntemleri ve uygulama biçimleri bulundu. Alan araştırmaları ise olası hasta yükünü saptamamıza yardımcı oldu. Dernek ve vakfın maddi kaynaklarının yeterli olmayacağından hareketle, ulusal ya da uluslararası ölçekte bir çok gönüllü kişi ve kuruluşun işbirliğini sağlayan ortak projeler üretildi ve yeni kaynaklar bulundu. Elde olanlar en etkin biçimde kullanıldı. Kamuoyu oluşturma amacıyla yapılan reklam, tanıtım ve promosyon gibi klasik çalışmalar yapılarak bu desteklerin artırılması sağlandı.

Asıl önemli olan nokta bu çalışmalara hastaların katılımıydı. Bunun için onları tanımamız gerekiyordu. Hastane ortamında, bize ve vereceğimiz hizmete gereksinmesi varken gördüğümüz lepralı hastaların, kendi çevrelerinde ve gündelik yaşantılarında nasıl birer insan olduklarını öğrenmeye çalıştık.

Cüzzamlı kimdir?

Cüzzamlı herşeyden önce hasta bir insandır. Ancak diğer hastalardan farklı bazı yanları vardır. Öncelikle yoksuldur. Kendisine ve yakınlarına bakabilecek koşul ve olanaklara sahip değildir. Genellikle orta ve üzeri yaşlardadır.Çoğunun ileri düzeyde sakatlıkları vardır. Sakatlıklarına bağlı olarak özellikle ekstremitelerinde görülen yaraları ve gözlerindeki lepraya bağlı olarak oluşanlar başta olmak üzere bazı ek sağlık sorunları bulunmaktadır. Bu sorunlar onların sağlık hizmeti talebini artırırken bir yandan da toplum içinde yaşamlarını güçleştirmektedir.

Birçok ülkede olduğu gibi bizde de cüzzamlılar içinde oldukları toplumdan dışlanan insanlardır. Bu dışlanma, tarihten, geleneklerden, yanlış inanç ve doğmalardan, bilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Özellikle dışlanma tavrıyla karşılaşmaları, onların da kendi içlerine kapanma ve uzak durma biçiminde ve adına “stigma” denilen bir duruma yol açmaktadır.

Bu koşullar altında hastanın planlanan çalışmaya katılabilmesi için bu özelliklerine uygun bazı çözümlerin bulunmasını gerektirmekteydi. Daha doğrudan bir deyişle onun sürece katılması, ona yardımcı olunmasına ve desteklenmesine bağlıydı.

 

LEPRA KONTROL ÇALIŞMALARI

Çalışmalarımızın başladığı dönemde; lepranın olduğu birçok ülkede, leprayı kontrol altına almaya yönelik yatay ya da dikey olarak örgütlenmiş ulusal kontrol programları gerçekleştirilmekteydi. Son dönemlerde ise bu kontrol programlarında belirli bir başarı noktasına ulaşan ülkelerde "Eradikasyon Kampanyaları" başlatılmış ve uygulamaya konulmaktadır.

1995-1999 döneminde 24 ülkede başlayan bu kampanyalar sırasında tüm dünyada 1999 itibariye 500 bin yeni hastaya tanı konulmuş ve bunların tümüne kombine ilaç tedavisi uygulanabilmiştir. Kampanyalarda yeni hasta bulunması, tüm hastalara kombine tedavinin uygulanması, lepraya bağlı sakatlıkların oluşmadan önlenmesi ve mevcut sakatların rehabilitasyonu ve toplum içinde kendi başlarına yaşamlarını sürdürür hale getirilmesi hedeflenmektedir.

Sürekli bir şekilde alandan ve uygulamadan gelen bilgilerle revize edilerek uygulanması sürdürülen bu programlarda;

·         Leprayla özel olarak çalışanların dışındaki tüm sağlık örgütleriyle buralarda çalışan sağlıkçı ve para-medikal kesim ve grupların

·         Sağlık ve sosyal hizmet alanlarını çalışma alanı olarak belirlemiş gönüllü örgütlenmeler ve inisiyatiflerin,

·         Tek tek toplumu oluşturan bireylerin ve bu bireylere ulaşmayı sağlayabilecek kamu iletişim araçlarının,

·         Hasta ve hasta yakınlarının

·         Devletin sağlık ve yakın konulardaki diğer kademe ve kuruluşlarının,

·         Uluslararası lepra ve sağlık örgütlerinin katkıları söz konusu olmakta ve ülkelerde belirli bir program çerçevesinde lepranın tümüyle yok edilmesi hedeflenmektedir.

 

Kampanyalarda kullanılan  "Eradikasyon"sözcüğü de, hiç bir yeni bulaşmanın söz konusu olmadığı anlamına alınmamaktadır. Daha önce bulaşmanın olduğu ancak klinik bulguların henüz ortaya çıkmadığı hastalara tanı konulup tedavi altına alınması biz de dahil birçok ülkede daha uzun yıllar sürebilecektir.

1985 yılına göre lepranın prevalansı % 85 oranında azalmıştır.Yani yaklaşık 10 milyon hasta tedavi edilmiştir. DSÖ 1991'de lepranın tüm dünyadaki prevalansını on binde bire indirme hedefini önüne koymuştu. Bugün 2000 yılının sonunda bu hedefe ulaşması söz konusudur. Bulunduğumuz noktada DSÖ 1999'un Kasım ayında tüm dünya için lepranın eliminasyonu anlaşmasını (Global Alliance the Elimination of Leprosy =GAEL) ortaya atmıştır. Her geçen gün bu çabaların olumlu sonuçları alınmaktadır.

 

Türkiye’de lepranın durumu

 

Bilindiği üzere ülkemizdeki hastaların çoğu geç tanı konulduğu ve yetersiz tedavi edildiği için bugün sakat durumdadırlar. Bu hastaların büyük bölümü doğu Anadolu kökenli ve yoksuldur. Sakatlıkları nedeniyle çalışamaz, kendi yaşamları için gerekli maddi kaynakları sağlayamaz, dolayısıyla yardıma gereksinim duyar durumdadırlar. O nedenle toplum genel olarak onları yok sayar ya da görmezden gelir.

Uzun yıllar bu böyle sürmüş, düzenli ihbar sisteminin başladığı 50'li yıllardan sonra ilk kez 1960'larda Dr. Etem Utku'nun çalışma ve çabalarıyla bugün elimizde bulunan kayıtların birçoğu düzenlenmiş hatta bu dönemde bir de kontrol programı planlanarak uygulamaya konulmuştur. Ne var ki Dr.Utku' nun erken ölümü nedeniyle bu çalışmalar bir süre yavaşlamış, onun kurduğu enstitünün bulunduğu yerde ve daha çok bu alanda hizmet verecek olan sağlıkçıların eğitilmesi amacıyla yapılan çalışmalarla sürdürülmüştür. 1976'de İstanbul'da kurulmuş olan derneğimizin ardında 1960’da Ankara’da kurulana benzer bir enstitünün kurulması ve burada yapılan yeni planlama ve bulunan desteklerle lepra kontrol programı ülkemizde yeniden uygulanmış ve bugün geldiğimiz noktaya ulaşılmıştır.

Yaklaşık 20 yıl süren bu çalışmaların başlangıcında önce epidemiyolojik bir model oluşturulmaya başlanmıştır. Bu amaçla daha önceden elde bulunan bazı verilerden hareketle, hastalığın yoğun olduğu bir bölgede yaklaşık 30 bin kişilik bir nüfus bölümü hastalık açısından taranmış ve olası hasta yükü hesaplanmaya çalışılmıştır. Bu çalışmanın sonuçları ışığında yeni hastaların mevcut eski hastaların çevresinde saptanacağı sonucu ortaya çıkmıştır.

Bu sonuçtan hareketle yapılan bir projeyle ülkede en başından bu yana kayıt ve izleme alınan  tüm hastaların bulunduğu yerlere tek tek gidilerek tüm olguların kontrolu sağlanmış, aktif ve aktif olma olasılığı olan hastaların tamamına yakınına MDT uygulanması amaçlanmıştır. Bu hastaların çevresindeki temaslıları da lepra açısından kontrol edilerek yeni olguların saptanması hedeflenmiştir. Çalışma sırasında hastaların sağlıkla ilgili olanları başta olmak üzere sosyal ve ekonomik taleplerine de yanıt bulunmaya çalışılmıştır.

UYGULAMANIN TEMEL UNSURLARI

Hastanın sürece katılması bizim çalışmamızda gerçekleştirildi. İlkin cüzzamlı hastanın da bir insan, belirli bir değer ve onura sahip bir kişi olduğu düşüncesini taşıdığımızı ifade ettik. Onu kendimiz gibi gördüğümüzü, aslında “bir ailenin farklı bireyleri” olduğumuzu anlatmaya çalıştık. Onu anlamaya ve ona kendimizi anlatmaya çabaladık. Karşılıklı güven için bu gerekliydi. Bir hastanın evinde çay içmek, su içmek, bir lokma ekmek yemek önemliydi çünkü bu onu bulunduğu toplum tarafından kabul edilmesi için bir zorunluluktu.

Sonra onun bir hasta olmanın dışında, bir hasta insan olarak somut gereksinimlerinin karşılanması gerekiyordu. Kendi ve yakın çevresindekilerin yaşamaları için gündelik gereksinimlerini sağlayacak yol ve yöntemleri her bir hasta için ayrı ayrı bulmaya çalıştık. Sosyal yardım ve destekler bu noktada gerekti. Diğer yandan hastanın gündelik yaşamının kolaylaştırılması gerekiyordu. Bakım ve rehabilitasyon hizmetleri bunu sağlayabilecek çözümlerden birisiydi. Koruyucu ayakkabı, ortez ve protezler, düzeltici operasyonlar, değişik cihazlar, kendi çevresine ve koşullarına uygun hale getirilmiş bazı araçların sağlanması bu grup içinde yapılabilen işlerdi ve bunları daha işin başından başlayarak hastalara sunmaya gayret ettik. Hastaların bize katılımlarının bir koşulu da gelecek kaygılarının giderilmesiydi. Sosyal güvenceye kavuşturulması, çocuklarının yaşamlarını kurtaracak desteklerin sağlanması bu noktada önemli çabalardı.

Tüm bu destekler sayesinde hastalar içinde oldukları psişik durumlarından da kurtulmuş oldular. Yaşamları kendileri için de daha anlamlı hale geldi. Çevrelerine karşı daha az tepkili  oldular. Toplumla daha çok ve daha kolay ilişki kurmaya başladılar. Bir anlamda toplumda cüzzamla ilgili yanlış değer yargıları ortadan kaldırılmaya başlanmış oldu.. Sadece cüzzama ilişkin olarak değil sağlık sorunları, hastalıklar, sakatlar ve bir anlamda sağlık hizmetinin tümüne ilişkin olarak farklı değerlendirmeler ve yargılara sahip oldular. Birçoğunun kendi deyişiyle ifade edersek “Cüzzamlı olmak bir ayrıcalığa sahip olmak” anlamına gelir oldu.

İlaç ve tıbbi tedaviye ancak tüm bunları eklediğimiz zaman, onları da bu savaşıma katmak mümkün oldu. Çünkü hastanın bedenindeki cüzzam basilini öldüren ilaçlar onun sakatlıklarını ve beynindeki cüzzam düşüncesini gideremiyordu. Yaralarını sağaltmıyordu. Karnına ekmek girmesine, geleceğini güvence altına almasına, toplumdaki yerini ve ona verilen değeri değiştirmesine yetmiyordu. Oysa bu ilaçlarla mikrop öldürülerek ve o ailenin içine girip belirtisi çok az yeni hastalar bulunarak hastalığın yayılması engellenebilirdi. Biz böyle yapmanın tek çözüm olacağını gördük ve bunları uyguladık.

Süreç içinde önümüzü kesen, bizleri zorlayan, ilerlememizi yavaşlatan engeller de varolmuştur. Aslında mücadele bir anlamda bunlarla yapılmıştır.

Yöneticilerin cüzzamı bilmemeleri: Cüzzamın ve sağlık hizmetinin özgünlüğü ve özgüllüğü başta karar vericiler olmak üzere sağlık hizmetinin çeşitli noktalarında bulunan birçok kişi tarafından yeterince algılanamamış ve anlaşılamamıştır.

Finansman sorunu ve sağlık güvencesi kavramındaki farklılık: Cüzzam devletin koruması altına alınan bir hastalıktır. Bu bu hastalığa yakalanmış insanların gereksindiği ya da gereksineceği tüm sağlık hizmetlerinin ön koşulsuz var olmasını gerektirir. Cüzzam mücadelesi başından beri böyle olmuştur. Yürütülen çalışmaların son beş yılına gelinene kadar ayrılan ödenekler yeterli olmasa bile bulunulan ek kaynaklarla hizmetin en azından hastanede verilen bölümü sürdürülmeye çalışılmıştır.

Hizmete katılım ve destek: Cüzzamla savaşım yukarıda anlatıldığı gibi çok yönlü bir çalışmayı gerektirmektedir.Sadece bir merkezde oluşacak bir ekiple değil aynı zamanda başka kamu kurumları cüzzamlı hastaların kullandığı hizmetleri verirken bizimle aynı yaklaşımı benimsemeleri gereklidir. 

Diğer sağlık sorunlarının çözümü: Cüzzamlı hastalar başka insanların yakalandığı birçok hastalığı onlar gibi ancak onların durumlarından daha kötü oldukları için daha ağır ve yoğun yaşamaktadırlar. Cüzzam dışı bir hastalığı olan cüzzamlı bir hastanın eğer bir sosyal güvenceye sahipse sevk işleminden, tanı, tedavi ve izlenme süreçlerine kadar tüm hizmet aşamalarında araya cüzzamla uğraşmayı kendine iş ve dert edinmiş sağlıkçı ve gönüllülerin katkı ve çabası olmadan gerçekleşmesi söz konusu olamamaktadır.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Yapılan çalışmaların sonuçlarına göre ülkemizdeki yaşantısının bir döneminde bu hastalığa yakalanmış ve halen yaşayan 2500-2600 civarında lepralı hasta bulunmaktadır. Merkezimizin kayıtlarına göre bu sayı 2001 yılı sonu itibariyle 2596’dır. Bunların %35’i kadın, % 65’i erkektir. Hastaların yaş ortalaması 59’un üzerindedir.

Hastaların çoğu(%63); eskiden geç tanı konulduğu ve yetersiz tedavi edildiği için bugün sakat durumdadırlar. Kayıtlarımıza göre Türkiye’nin tüm illerinde lepralı hasta bulunmaktadır. Dağılım olarak en çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da  hasta bulunmaktadır. En çok hasta Van ilindedir. Ancak sosyoekonomik koşullar nedeniyle önemli oranda hasta da büyük illerde yaşamaktadır.

Her yıl yeni saptanan olgu sayısı 10-15 arasındadır. Yeni olgular genellikle eski hasta çevrelerinde ortaya çıkmakta ve daha erken tanı konulmaktadır.

Yapılan çalışmaların sonunda varılan sonuçları şöyle sırlayabiliriz:

1.       Ülkemizde tanı konularak kayıt altına alınan lepralı hastalar doğu, güneydoğu ve iç anadolu bölgelerinde yoğunlaşmaktadır.

2.       Yapılan çalışmalar sonucunda kayda alınan bu hastaların büyük bir bölümüne merkezimizce ulaşılmıştır.

3.       Çalışmaların sürdürüldüğü yirmi yıllık süre içinde; ilk kez tanı konulan hastaların dağılımında kökenleri itibariyle bölgelere göre büyük değişiklikler olmamıştır.

4.       Hastaların özellikle büyük illere doğru bir iç göç yaşadıkları ortaya çıkmıştır. Burada iç göçün seyri periferden merkeze (köyden şehire, küçük şehirlerden büyük şehirlere) doğrudur. Dolayısıyla bugün Marmara, Akdeniz ve bir oranda Ege bölgelerine hasta göçü yaşanmaktadır.

5.       Yaklaşık 20 yıllık bir süreci kapsayan kontrol çalışmalarında yeni saptanan olgu sayısında giderek büyüyen bir düşüş saptanmaktadır. İlk ve ikinci on yıl arasında bu azalma çok belirgindir.

6.       Başka ülkelerde yapılan kontrol çalışmalarında gözlenen bazı özellikler bizim çalışmamızda da ortaya çıkmıştır:

·         Yeni olgular giderek daha erken dönemde ve daha genç yaşta saptanmaktadır.

·         Hastalar saptandıkları sırada daha az oranda sakatlık göstermektedir.

·         Basilli tip hastalar daha yüksek oranda saptanmaktadır.

·         Saptanan yeni hastaların tedaviye uyumları daha yüksek düzeydedir.

·         Kontrol çalışmaları yeni hastalarda sakatlığın artış hızını yavaşlatma yönünde etki göstermektedir.

Sonucun Değerlendirmesi

1970’li yılların sonu, 80’li yılların başında ülkemizde yılda ortalama 200-250 hasta saptanıyordu. Bu sayı 2000’li yıllarda 10’lu sayılara inmiştir.  Yaşantısı boyunca cüzzama yakalanmış ve bunun sıkıntılarını çeken toplam cüzzamlı sayısı bu süreç içinde yarıya inerek ikibinbeşyüze düşmüştür.

Saptanan yeni olguların saptandıkları andaki sakatlık oranları çok aşağılara düşmüştür. Yani hastalar daha erken saptanmakta mevcut etkin tedavi yöntemleriyle kesin olarak tedavi edilebilmektedir. Geçen yaklaşık 25 yıla bakıldığında, 25 yıl önce bu hastalığa yakalanmış olanların yaşantılarında  bugün buyük farklılıklar olduğu gözlenebilir. Yaşam onlar için de bizim için de değişmiştir. “Biz bir aileyiz” sözünün içini dolduracak bir ilişki bu süreçte gerçekleştirilen işbirliği ile kurulabilmiştir.

SON SÖZ

Cüzzamla savaş bütüncül bir çabayı gerektirmektedir. Hem insana bütüncül yaklaşmak hem de hizmete bütüncül yaklaşmak gerektiği açıktır. Bunu bir hastalık özelinde başarmış olmak bizlerin mutluluğudur. Bu mutluluğu bilenlerin benzerinin başka örneklerde yaşanması bizlerin mutluluğunu gerçekten büyütecektir. Edindiğimiz zengin deneyimin başka sağlık konularında ışık tutması bizim en büyük dileğimizdir. Yine bildiklerimizi aktarabilmek de aynı zamanda  halen süren temel ödevlerimizden birisidir. Cüzzam bitse bile bu görevimizin süreceğini düşünüyoruz.

Telefon: 0212-572 61 22, 570 10 26, 572 71 88-İSLEM/2002