B
UGÜN'E DAİR

Olan-biten | Olacaklar | Mesele nedir? | Tarihe not

KARABURUN BİLİM KONGRESİ

8 Eylül 2007 Cumartesi / A4 Oturumu:

"Bilimsel Üretim Süreçleri ve Bir Kurum Olarak Tıp ve Sağlık"

 

Hasta Hakları ve Tıp

Mustafa SÜTLAŞ

Tıbbı bir bütün olarak ele aldığımızda onun pek çok boyutunun olduğunu görebiliriz. Ancak "küreselleşmiş dünya ve ekonomi" içinde günümüzde uygulanan tıbbın; özellikle doğrudan ondan yararlanan insan açısından öne çıkan iki temel boyutu vardır:

·    insana hizmet boyutu

·    ticari/para kazandıran boyutu

Bu iki boyut çoğunlukla birbirine koşut gelişir ve esas olarak da çoğunlukla birbiriyle çatışma halindedirler. Hizmet boyutu ne kadar öne çıkarsa o oranda da "ticarileşir".

Çünkü burada ortaya çıkarılan "değer"in karşılığı ölçülebilir değildir. Onun için kesin, tek ve kalıcı bir "fiyat"ı yoktur. Hizmetten yararlanan açısından, onda doğurduğu ya da doğuracağı sonuçlara ve onun o andaki varlığına göre çok değişik biçimlerde "fiyat"lantırılabilir. İşte onun değerinin "fiyat"landırılması süreci bir "ticari alan" oluşturur veya yaratır. Bunda sistemin doğrudan "ticari" olarak şekillendirilmesine gerek yoktur. Hizmetin "bedelsiz sunulduğu" yerlerde ve zamanlarda da "daima bir fiyat" söz konusu olmuştur.

Bu fiyat;

·        Çok eski zamanlarda İskandinavya’da bir köyde 50 yıl boyunca tedavülde olan, ama asla açılıp içindekinin miktarına bakılmayan bir zarftır.

·        Anadolu’da bu bazen bir sepet yumurta, bazen bir parça peynir, bazen Allah adına bir duadır.

·        Eski Sovyetler Birliği’nde bir "haktan daha fazla ve ayrıcalıklı olarak" yararlanmaktır.

·        Hindistan’da doğrudan verilen 10 Rupi, Almanya’da vezneye yatırılan 10 Mark’tır.

Bu tıbbi hizmetin sunuluşu sırasında ilişkide bulunan tarafların gönüllü ve karşılıklı anlaşmalarıyla belirlenir. Bunu belirleyen her şeyden önce tarafların içinde olduğu toplum, o toplumun var ettiği ve yarattığı kültürdür.

Günümüzde bu kültür değişik toplumlarda şöyle veya böyle sürmektedir.

Ama yine günümüzde bu yaklaşımların hepsi iki yönlü bir baskı altındadır.

Bunlardan ilki "her şeye standart bir fiyat biçmeyi amaçlayan küreselleşmiş kapitalizm veya ‘yeni emperyalim’ kültürü"dür.  Daha çok kazanmak için birbirine benzettiği tüm insanlığa her türlü ilişkiden bir "kâr"ın doğması dayatmasında bulunan bu sistem günümüz tıbbına her düzlem ve uygulamasında "ticari/para kazandıran" bir düzen vermeye çalışmaktadır.

İkinci baskı insanlık tarihinin içinde bulunduğumuz döneminde hemen her olayı belirlemeye çalışan, şöyle ya da böyle damgasını vuran ve bir iz bırakan "insan hakları kültürü"dür.

Esas olarak sınıflar üstü veya dışı bir kültürdür bu. Önce "sermaye sınıfı" tarafından gündeme getirilmiş, sonra muhalif "emek kesiminin bayrağı" haline gelmiş, sonra yine sermayenin saldırı ve talanı için bir "gerekçe araç" haline getirilmiş, şimdilerde "en yüce değer" olarak muhalefetin de örgütlenme biçimlerinden birisini oluşturmaktadır.

Özetle kapitalizm gelişim evresinin bir döneminde, feodalizmi tasfiye etmek için bulduğu ve geliştirdiği bu kültür, şimdi hem onun tarafından hâlâ her edimde kullanılmakta, hem de arsız ve sınırsız gelişmesinin önünde temel bir engel olarak durmaktadır.

İşte bu iki kültür tıp ve onun uygulama boyutunu oluşturan sağlık hizmeti alanını da etkilemekte ve bu alanda çalışanların gündemlerini oluşturmaktadır.

Yukarıda belirttiğimiz gibi birbirleriyle sürekli bir çatışma halinde olan bu iki boyutun çatışması özellikle tıp alanında çalışanlar tarafından olabildiğince "gizlenmeye" çalışılmakta, uygulamalar böyle bir çatışma yokmuş gibi gerçekleştirilmeye çalışmaktadırlar.

Tıbbı uygulayanların verdikleri hizmet ve uygulamaları gibi kendi değerleri standart bir "fiyat"a dönüştüğü, eski "toplumsal-sosyal değerleri"ni yitirdikleri için daha önce "belirleyici" egemen oldukları bu alanda aklın gereği kabul ettikleri, "edimi gerçek kılan eş özne" olma durumundan, giderek kullandıkları cansız araçlar gibi bir tür aracı, bir tür "nesne" durumuna dönüşmektedirler.

Bu onlar açısından da, hizmetten yararlanan açısından da, aslında "zor ve kabul edilemez" bir durumdur. Onlar öğrendikleri ve kendilerinden önceki ustalarından "el alarak" bir tür kutsiyet kazandıkları pozisyonlarını sürdürmek, bilimin ve mesleğin ilkelerini gözeterek işlerini yapmak istediklerinde yani "tıbbı iyi uygulamak istediklerinde" üzerlerine yükümlenen görevlerinden birisi de "bu gizlemeyi/gizlenmeyi görünür hale getirmek"tir.

Çünkü bu "gizleme" edimi, çoğu zaman "gizleyeni de" engeller, bilgisini uygulamaktan alı koyar ve mesleğini uygulayamaz hale getirir.

Sonuç olarak bu durum günümüzde asıl olarak onun da "çıkarına zarar veren" bir boyuta ulaşmış durumdadır.

İşte aynı zamanda bu nedenle, bu çatışma onun hem kendi kimliğinde hem de bir camia olarak benzerleriyle birlikte sürekli olarak gündemlerinde yer almakta ve tartışılmaktadır.

Daha önce söz ettiğimiz "insan hakları kültürü" tıbbın hizmet boyutu göz önüne alındığında "ön planda" geldiğini görürüz.

·        Çünkü bu hizmet yaşamsaldır.

·        Çünkü bu hizmet ertelenemez.

·        Çünkü bu hizmet geciktirilemez.

·        Çünkü bu hizmet gereksinilenden başka bir biçimde karşılanamaz.

·        Çünkü bu hizmet bir ön koula, bir durumun ya da olanağın varlığına bağlanamaz.

·        Çünkü bu hizmetin yerine başka bir şey konamaz. Daha azıyla yetinilemez, değiştirilemez ve yapıldıktan ya da uygulandıktan sonra geri alınamaz

İşte tüm bunlar, insanın temel bir özelliğinde, onun insan olarak sahip olduğu onurunun gereği kabul edilen "yaşama hakkı" gibi herkes, her toplum ve her rejim tarafından, önce ve öncelikle kabule dilen bir hakka dayanmaktadır.

Bunun ilk ve temel belgesi "İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi"dir. Bu bildirgeyi kabul eden herkes tarafından buna dayanılarak "garanti(?) altına" alınmıştır. "Yaşama hakkı" en üstte gelen, en vazgeçilmez bir haktır.

Bu hakkın bir gereği olarak tıp eriştiği bilgi, deneyim ve donanımla insanın yaşama hakkını engelleyen ve ortadan kaldıran durumlar karşısında, sahip olduğu olanaklarla "önlenebilen ya da çözümlenebilen" olumsuzlukları önleme, önleyemediklerini giderme ve insanın varlığını sağlıklı olarak sürdürmesini sağlama göreviyle yükümlüdür.

Tıbbın uygulayıcılarının temel görevi budur. Dolayısıyla yukarıdaki hakkın tıp alanındaki uygulayıcısı, sağlayıcısı olan sağlıkçılar bu yükümlülüklerini aynı zamanda kendi mesleki kurallarını ve ilkelerini dikkate alarak ve gözeterek yerine getireceklerdir.

Buradaki en temel kural da "hizmet verdiği kişinin doğal ve dokunulamaz olan ‘onuru’ nedeniyle kendi bedeni üzerindeki tasarruf hakkı"dır. Yani uygulama şartsız koşulsuz hizmetten yararlananın bilgi, istem ve özgür kararı altında yerine getirilecektir.

Etik, ahlâki ve hukuki olarak yapılacak tüm tıbbi işlemler ve uygulamalar, ona maruz kalacak, uygulanacak kişilerin, özgür iradesiyle verdiği karar gereğince gerçekleştirilecektir.

Bir anlamda uygulayıcı olarak hekim veya sağlıkçı, bilgisini ve deneyimini, uygulamayı yapacağı kişiye tabi ve bağımlı olarak uygulamasını yerine getirir.

İşte "hasta hakları" yukarıda söz ettiğimiz hakkın bu alandaki bir "özelleştirilmiş şekli" olarak şekillenir tıbbın "temel ve ortadan kaldırılamaz" bir öğesi haline gelir.

Tıbbın yazılı hale geldiği ilk andan başlayarak bunun "değişmez ve değiştirilemeyecek" bir unsur olduğu, hizmeti verenlerin "and"larından başlayarak, yazılı olan ve olmayan tüm hukuki düzenlemelerde, özellikle "cezai yaptırımların söz konusu olduğu hukuki kurallarda açıkça ve somut olarak" yer almıştır.

 İnsanı gözetmek, korumak ve bir arada tutmak için oluşturulan çeşitli biçim ve modelleri olan asına "devlet" denilen organizasyonların dayandığı "hukuk"da varlığını "yaşama hakkına" dayandırdığı için bu hak "yazılı hukuk"un da garanti(?) altına aldığı bir durumdur.

Tıbbi uygulamayı "bedene bütünlüğüne yönelik bir suç oluşturan fiil" olmaktan çıkaran unsurlardan birisinin, uygulamanın yapılacağı kişinin "aydınlatılmış rızası" olması bu nedenledir.

Tıbbın ticari boyutu bu hakka farklı bir gözle bakar ve ona göre şekillendirir:

Hizmetin alıcısı durumunda olan hasta gereksindiği bu hizmetten bedeli karşılığında yararlanmaktadır. Dolayısıyla ona göre bu hak aslında bir "tüketici hakkı"dır.

Böyle tanımlandığında öncelikle "ticari kârlılık"  kabul edilebilir bir noktaya erişir ve öncelikli olarak garanti altına alınmış olur.

Diğer yandan herhangi bir olumsuzluk ortaya çıkması durumunda da bunu bir "maddi karşılıkla" giderme ve buradan da bir yeni bir "ticari faaliyetin gündeme gelmesi" sağlanmış olur. Ancak bu yaklaşım, yukarıda açıkça belirttiğimiz nedenlerden dolayı "tüketici hakkı"ndan farklıdır. 

Diğer yandan tıbbın uygulayıcısı olan hekim mevcut mesleki kurallara göre "tıbbi faaliyetlerini hiçbir şekilde ticarileştiremeyeceğine" söz verdiği için, günümüz tıbbının "ticari boyutunun öne çıkması ve ağır basması" aslında hekimin "uygulama ve mesleki pratiğine" de aykırı, onu olumsuzluklarla ve zorlanmalarla karşı karşıya bırakan bir durum olarak ortaya çıkmaktadır.

Çünkü işin içine "ticari" kaygılar girdiğinde hekim hem kendinin hem de hastasının temel bir hakkı olan "herhangi bir baskı altında olmadan, özgür olarak mesleğini icra etme" durumundan  uzaklaşacaktır. Daha çok kazanma, daha az zarar etme, daha garantili gelir elde etme, vb. öncelikle, onun mesleki gerek ve zorunlulukları içinde davranmaktan alıkoyabilecektir.

Bu noktalardan hareket ederek "hasta hakları" için "aynı zamanda hekimin mesleğini ‘bağımsız ve özgür bir şekilde uygulama hakkını’ da sağlayan en temel öğelerden birisidir" diyebiliriz.

Bu hakkın uygulamada varolması, savunulması ve talep edilmesi noktasında hekim "ticarileşmiş sağlık sektörü içinde" öz ve asıl olarak hizmetten bir hakkın yerine gelmesi bağlamında yararlanan "hasta ve yakınlarıyla" birlikte olmak durumundadır.

Aslında tam da bu nedenle "hasta hakları" mesleki kural ve ilkeler temelinde bu mesleği uygulayan hekimlerin ve sağlıkçıların "iyi hekimlik yapma, iyi hizmet verme"sinin de önemli bir koşulu ve gereğidir de.

 

 OTURUM HAKKINDA BİLGİ

Koordinatörler: Zuhal OKUYAN ve Feride AKSU

Oturum Başkanı: Zuhal OKUYAN