Y
AŞAMIM / MESLEĞİM
 
Önce insan, sonra aydın, ardından hekim ve sonunda lepracı olmak

İNSAN OLMAK
19.11.2005

İnsanın "insan olabilmesi" yaşadığı ülkeye, bulunduğu çevreye, ailesine, okuluna ve onu etkileyen diğer insanlara bağlıdır.

Çok güzel bir ülkede doğmuşum. Bu ülke tüm dünyanın tam bir "küçük örneği" . Farklılıkları çok olan, her bakımdan binlerce rengi içinde barındıran bir kocaman bir ülke.

Babam astsubaydı. Onun görevi nedeniyle bu ülkenin büyük bir bölümünü daha çocukluğumda dolaşmaya başladım. Sakarya, Erzurum, Konya, Ankara, İstanbul. Öyle "içinden geçmek" değil, bir çok şehirde kelimenin gerçek anlamıyla "yaşadım".

Belleğim çocukken "Adapazarı" diye bildiğim sonra resmi adının "Sakarya" olduğunu öğrendiğim ili anımsıyor en önce. Sonrasında depremlerle yıkılan, ama ondan önce "çarpık ve yanlış" kentleşmenin tahrip ettiği bu şehirle ilgili anılarım şimdi gördüklerimle çakışmıyor. O nedenle bir düş gibi.

Babam askeri uçak makinistiydi. Ya gerçekten ya da hep öyle düşlediğim için benim için gerçek olan bir resim karesi gözlerimin önünde. Bu resimde bir askeri küçük uçakla -adına o zaman pır-pır denirdi- mahallemin hatta evimin üzerinden uçtuğum var. Bugün gözümü kapattığımda bile aynı görüntüyü görebilecek kadar net o anı. Renkler, evler, insanlar... Giresun'da babamın doğduğu ev

Çevrem ve ailem

Babaanneler, anneanneler, anne ve baba tarafından dedeler, amcalar, halalar, dayılar, kuzenler, yeğenler... Kalabalık bir ailenin içindeki çok sayıda her biri birbirinden farklı insanın etkisi ve etkileşimi içinde geçen bir çocukluk.

Karadenizli olmak böyle birşeydir... Siz ne kadar uzak kalmak durumunda olsanız da onlar hep yaşamın içindedirler ve sizi etkilerler. Bu etkileri bugün şöyle bir süzdüğümde "yanlış" şeyler görmüyorum. Kuşkusuz pek çok sorun vardı. Ama bu sorunların temelindeki değerler, öncelikler ve çözümü için tutulan yollar bugünkü beni şekillendiren temel unsurlardı.

Benim baba tarafında da anne tarafında da ikişer dede, ikişer babanne ve anneannem vardı. Hepsi birbirinden farklıydı. Nimet babaanne

Gerçek baaannem yani "Nimet Hanım" beni çok seven adeta varlığını bana adayan bir insandı. Ondan tutumluluğu, çalışkanlığı, biraz inatçı olmayı öğrendiğimi söyleyebilirim. Bir de muzdarip olduğu "guatr" hastalığı nedeniyle olmalı, bir işi yaparken veya bir konuya yoğunlaştığı zaman aşırı hareketliliği ondan almış olmalıyım. Emine babaanne

Aslında babamın amcasının hanımı olan bizim "Yukarı babaanne" dediğimiz "Emine hanım" ise mağrur, egemen ve vakur bir insandı. Onun dedikleri ve istedikleri "kayıtsız şartsız" yerine getirilirdi. Ama o belirleyici olmanın keyfini sürerken, bunu adaletli bir şekilde yapardı. Dolayısıyla "adalet duygusunu" da ondan tanıdığımı söyleyebilirim.

Babamın asıl babası olan gerçek dedem "Hakkı Bey" de ilk torunu olduğum için beni çok seven bir insandı. Çok iri bir insan değildi ama benim gözümün önünde hep "dev" gibi adam vardır. O "büyük" bir insandı bana göre. Sürekli sigara içen, bu nedenle sürekli öksüren, baanneme kızan, söylenen ama kendisine "görev" olarak belirlediği her işi mutlaka yerine getiren bir insandı.

Hakkı dedem bana göre tam bir "Kuvay-i Milliye"ciydi. Daha çocuk yaştayken önce "Kurtuluş Savaşı"'na katılmış. (Sağlığında çok anlatmazdı. Ölümüne yakın dönemlerde büyük bir keyifle anlatmaya yeltendiğini, ama sağlığı elvermediği için anlatamadığını anımsıyorum.) Askerde "borazancı"lık da yaptığı için babaannem onun "deden askerde borazan çalmış harbetmemiş" deyip kızdırırdı. Kurtuluş Savaşı sonunda; şimdi o zamanların "Susurluk Çetesi" denilerek eleştirilen "Topal Osman'ın Milis Kuvvetleri"nde de yer almış. Ama ben anımsadığım dönemde her zaman onu eleştirdiğini anımsıyorum. Yalnız onu değil zaman zaman "Atatürk"ü de eleştirdiğini, hatta ona kızdığını anımsıyorum. Anımsadığım kadarıyla çok partili düzene geçilmesine ve demokratların iktidara gelip, onların kurtardıkları vatanı, ona buna peşkeş çekmelerine izin verdiği için kızıyordu. Bunun da en temel göstergesi, ona göre ölmeden önce "İsmet Paşa" yerine "Bayar"ı seçmesiydi. O fanatik bir "İnönücü" ve "CHP"li idi. İsmet Paşa, CHP'yi Ecevit'e bırakınca ona da çok kızdığını anımsıyorum. Ama bu kızgınlık sanırm daha çok sevgiden doğan bir kızgınlıktı.

Yaşamının son dönemlerindeyken Ankara'daydık. Çocuk aklımla o zaman, dedemin, Ankara'da yaşayan İsmet Paşa'yı, yani eski komutanını neden ziyaret etmediğini kendi kendime sorar yanıtını bulamaz, ama bunu dedeme de soramazdım.

Askerlik sonrasında hemen hiç çalışmamış dedem. Kendisine sorduğumda "dava vekilliği" yaptığını söylerdi. Okuması, özellikle de yazması olduğu için olmalı, çeşitli kurumlarda resmi işi olanlara dilekçelerini, eski adıyla "istida"larını yazarmış. Giderek onların yerine davalarını ve dilekçelerinin akıbetlerini izlermiş. Bundan para alır mıymış bilmezdim. Aslında sanırım o da söylememiş. Ama yaşamı boyunca geçinmek için diğer kardeşinin malı mülkü dururken, onun bir küçük bahçe kalana kadar elinde hiç bir şeyin kalmamasından, geçinimi bu mülklerini satarak sağladığı sonucunu çıkarıyorum.

Dedem bana göre gerçekten "büyük" bir adamdı. Bir çok şey bilir ve politikayı yakından izlerdi. Demokrat Parti'ye (sonradan Adalet Partisi) hep muhalefet ettiğini anımsıyorum. Bir anlamda da "Solcu"ydu yani. Sanırım ondan da, önce "muhalefet etmeyi" sonra "solcu"luğu, ayrıca "kendi kendine verdiğim görevleri yerine getirme" tutumumu almış olmalıyım. Bir de zaman zaman yaşadığım tuhaf bir "çekingenlik" duygusunu.

Adını aldığım "Yukarı dedem"i hiç tanımadım. Resimlerinden bilirdim. Ben doğmadan birkaç yıl önce genç denecek yaşta vefat etmiş. her zaman ondan büyük bir saygıyla söz edildiğini anımsıyorum. Büyük insanlara "saygı" duyulması gerektiğini de sanırım onun bana dolaylı olarak öğrettiği bir özelliktir.

Tabii bir de diğer taraf yani anne tarafından büyüklerim var. İşin ilginç yanı o tarafta da ikişer dede, ikişer anneanne var. Bunun da diğerine öyküsü benzer. Ama biraz daha ilginç.

Giresun'un Keşap ilçesi'nin "Yolağzı" köyünden annem. Bu köy karadeniz sahil yolunun aşılmaz "Armelit" dağını aşmak için dağa doğru içeriye girip kıvrıla kıvrıla dağı aşıp Espiye'ye inen yolun batı ucunda bulunmasından kaynaklanıyor. Buraya kadar sahilden gelen yol, burada içeri kıvrılıyor. Bu nedenle "yolun ağzı" yani girişi. Adı da buradan geliyor. Hacı Resul'un Mezarı

Anne tarafındaki dedelerim de oranın eski ailelerinden birisi. "Molla İbrahimoğulları", yöresel deyişle "molibramoğlar" deniyor onlara. En üst dede yani annemin babaannesinin babası bir din adamı. Bir hoca. Adı "Hacı Resul Efendi". Okumuş yazmış bir insan. Bir tür medrese alimi. Onun mezarının olduğu yerde bir medresesi var ozaman. O nedenle bugün adı "Medreseönü" diye biliniyor. Burada "Cami Yanı" denilen yerde bir mezarı var. Ben o büyük dedeyi tanımadım.

Onun kızı annemin babaannesi. Ben doğduktan hemen sonra ölmüş onu da tanımadım. Ama adını ve hikayelerini çok duydum. Erkek gibi bir kadınmış. Asıl adı "Zeynep" olmasına karşın, bu adı kimse bilmezdi. Ona "Hocakızı" derlermiş. Biraz çirkin, karakuru bir kadınmış. Ama ağzından bal damlarmış. Yaşamını o dolaylarda gezerek sürdürmüş. Bir akşam orda bir akşam buradaymış. İşte bu hoca kızının iki oğlu benim iki dedem. Büyüğünün adı "Abdulmuttalip", küçüğünün adı "Rahmi". Birisi eski okulları, diğeri yeni okulları okumuş. Biri köyde kalmış, diğeri büyük kentlerin en büyüğüne İstanbul'a göç etmiş.

Köyde kalan Abdulmuttalip bir din hocası olmuş, geçimini bahçelerinden ve köyün içindeki evinin altındaki manifaturacı dükkanından temin etmiş. İstanbul'a göç eden Rahmi ise İETT'de memurluk yapmış.

Bu iki kardeş Yolağzı'na yakın "Düzköy" adlı köyden, bir ailenin iki üvey kızını almışlar. "Nuriye ve Nazmiye". A.Muttalip ile Nuriye'nin hiç çocuğu olmamış. Rahmi ile Nazmiye'nin ise birisi çok erken yaşta ölen üç oğulları ve birisi annem beni doğurduktan sonra olan üç kızları olmuş. Annem onların en büyük kızı. O ilkokul çağlarındayken İstanbul'a gelmişler. İstanbul'a ilk gidişleri sırada annemi, amcasına bırakmışlar. O da amcasını baba, yengesi ki aynı zamanda teyzesi oluyor, onu da ana bilmiş. O nedenle bizim iki dede, iki anneannemiz var.

Yolağzı'nda, yani annemin çocukluğunun genç kızlığının geçtiği yerlerde bulundum ama yaşamadım. Yine de benim yaşamımdaki "köye ve köy yaşamına" özlem ve özenmenin nedenleri buralarda yatar. Toprağı ve üretimi oralarda gördüm ilk kez. Açıkçası "köylülüğüm"de buradan geliyor. Köydeki dedemin biri Yolağzı'nda kışın kaldıkları, diğeri de fındık bahçelerinin içindeki bir çeşit köyün "mezrası" olan adı Cingiren Yolu "Cingiren-Cingeren"(Her iki şekilde de söyleniyor)olan yerde yazın kaldıkları iki evi vardı. İkinciye gitmek için o zaman yaklaşık 40 dakikalık bir dağ yolundan tırmanmak gerekirdi. Ben ancak yazları köye gidebildiğim için her köye gidişimde o yolu tırmanır ve Cingiren'deki eve giderdim. O eve giderken, köyden hatta Giresun'dan birşeyler alınıp gidilirdi. En çok da beyaz undan fırın ekmeği alınırdı. Çünkü Cingiren'de bakkal falan yoktu.

Eve vardığımda Nuriye anneannemi hep çalışır bulurdum. Beni görünce çok sevinirdi. Benim için yemekler hazırlardı. Ben evin üst katındaki geniş mutfağın bir duvarındaki ocakta yanan ateşi saatlerce seyretmeyi severdim en çok. Sonra da fındık bahçelerinin arasından aşağıya sahile kadar inip (o zamanlar sahil yolu yoktu hâlâ) "Ağcakum" adındaki özel plajda yüzmeye giderdim. Bazen ilerdeki sürekli akan çeşmeden su taşırdım, anneannemle. Onun hiç durmadan çalışmasını seyrederdim. Yufka böreği yapardı, mısır ekmeği, pancar çorbası yapardı. Bir yerlere sakladığı şekerleri, çikolataları verirdi. Eskiden kalma birşeyler bulmaya çalışır, her türlü işi yapan dedemin iş aletlerini incelerdim. Eski ev virane olmuş Başında oturduğum ocak Su aldığım çeşme duruyor

Bunlar benim için hep ulaşılamayacak, yapılamayacak işler ve özenilecek bir yaşam olarak benliğimde izler bıraktı.

Sürecek

SON DÜZENLEME TARİHİ: 05.02.2006
@: Düzenleyen: Mustafa SÜTLAŞ. Bu sayfanın her hakkı mahfuzdur.