ANADİL VE SAĞLIK SEMPOZYUMU / 27 Mart 2010 ANKARA

 

Anadil ve Sağlıklılık

 

 “Sözden korkanlar, sesin ifade ettiği

acı ve ıstıraba katlanmak zorundadırlar.

Çünkü yaşayanlar en zor anlarında

acılarını sesleriyle haykıracaklardır.”

 

Anılar:

Erzurum’daki çocukluğum: İlkokul 2. sınıfı şimdi Erzurum il merkezi içinde bir mahalle olan “Gezköy ilk okulu”nda okudum. Okulun iki öğretmeni, iki dershanesi vardı. Öğrenciler, dershanedeki sobanın yanması için, her gün ellerinde odun ve tezek getirirlerdi. Bir astsubay çocuğu olarak ben odun ve kömür götürmezdim. Çünkü her kış için babama devlet tarafından tahsis edilen ‘2 ton kömür’ün bir bölümünü babam okula döktürürdü. Orada çok sayıda köylü çocuğu vardı. Aksanları bizimkine benzemiyordu. Bir süre sonra ben de onlar gibi konuşmaya başlamıştım. Ama orada “Kürtçe” duymamıştım. Kürtçe’den üniversitede haberim oldu. Bir “solcu” olarak “Kürt” arkadaşlarım vardı. Onlar Güneydoğuya ilişkin çok güzel şeyler anlatırlardı. Kendi aralarında zaman zaman konuştukları, dilleri bana gizli bir şeyler konuştuklarını düşündürürdü. Güzel insanlardı hepsi de. 

Cüzzamla İlgili Alan Çalışmaları: 1983-1998(2003) arasındaki Türkiye’nin tümünü kapsayan bir cüzzam kontrol çalışmasına başladık. Gerçek anlamda “Kürtçe”yle karşılaşmam o zamandır. O yıllar devletin en üstündeki kişi “Kürt yoktur, Kürtler Dağ Türkleri, konuştukları da çevredeki ülkelerde konuşulan dillerden etkilenmiş şekildeki Türkçe’nin bir şivesidir” dediğinde bu yalana çok gülüyordum. Benim kontrol ve izlemesini yaptığım hastalarımın ana dillerinin “Kürtçe” olduğunu yaşayarak görmem, gerçek anlamda bir “fark ediş”i bana yaşattı. Asıl “farkındalık” ise bir somut olaydı benim için.

Bahçesaray’daki aşı duyurusu: Kontrol çalışmasının ilk odaklarından birisi Van’ın o zaman Nahiye, sonra belde ve ardından da ilçe olan Bahçesaray’dı. İlk olarak 1983’de gittik oraya. Bahçesaray’ın 36 köyü ve bunlara bağlı “yüz”e yakın mezrası vardır. Yaklaşık 15 bin kişi yaşar bu köy ve mezralarda. Ama merkezin toplam nüfusu 200’ü geçmez. Önemli bir bölümü de “dışarlıklı”dır; memur ve askerdir. Ama cumartesi günleri çoğunun yolu olmayan köylerden herkes oraya iner.

Burada bir sağlık ocağı vardır. O sırada tüm sağlık ocaklarında olduğu gibi orada da “mecburcu genç bir hekim”. Oraya gelene kadar ülkede gördüğü en doğu nokta “Ankara” olan, İstanbul’da doğmuş, orada yaşamış, Avrupa görmüş, gitar çalıp müzik yapan, bizim gibi “solculuğa” da bulaşmamış bir hekimdir. O doktor arkadaşımız o sırada kendisinden uygulamasını istedikleri “aşı kampanyası” ile ilgili sağlık ocağının kapısına el yazısıyla yazılmış “Kürtçe” bir duyuru asar. Üç satırlık bir çağrı. Tabi kıyamet kopar, idari soruşturmalar, birkaç günlük gözaltılar ve sonra başka yere atamalara maruz kalır, doktor arkadaşımız.

Yalnız “Kürtler” değil onların varolduğunu ve haklarını bilenler de “Kürtçe konuşmanın anlamını” öğrenir, dahası bunu her dillendirdiklerinde “bedel”ini öderler.

Bunları bilmek, görmek, yaşamak, birkaç üniversite bitirmekle eşdeğerdir.

Mehmet Uzun: İsim olarak bildiğim, sonrasında tanıma ve tanışma olanağına kavuştuğum büyük Kürt yazar ve düşün insanı Mehmet Uzun adına yapılmış bir konferansı izlemiştim, hastalığı nedeniyle Türkiye’ye geri döndüğünde.

Konferanstan sırasında öğrendiklerimi, düşündüklerimi ve kafamda tartıştıklarımı biri konferansla ilgili haber niteliğinde olmak üzere “iki”(1,2) yazıda toparladım. İlk yazının başlığı “Dil Sorunu Ve Aydının; Solun Ve Solcunun Sorumluluğu” idi. O yazıda başlıkta vurgulandığı gibi “aydın, sol ve solcu” olmanın bu bağlamdaki “sorumluluğunu” tartışmaya çalışmıştım asıl olarak.

Orada yazdığım şu cümleyi burada yinelemek istiyorum. “Bugün kendimi bu bölgeye de ait hissediyorsam, kendimi ‘anadan doğma değil sonradan olma’ Ovacık'lı, Diyarbakır'lı, Müküs'lü sayıyorsam bunun nedenleri tüm bu sürece dayanır... 15 yılı dağ bayır gezerek, 25 yılı aşkın zamandır uğraştığım bir hastalığa yakalananların yaklaşık üçte ikisi bu coğrafyada yaşayan insanlardan oluştuğu halde, o dolaşma sırasında ‘Kürtçeyi bilmemenin’ sıkıntısını en kötü bir şekilde yaşadığım halde, espri olsun diye öğrendiğim birkaç sözcük dışında bu dili neden öğrenmediğimi, kendime sürekli sorar oldum o konferanstan ve Uzun’un anlattıklarından sonra.”

Bu düşünceler kendime dair tanımladığım sorumluluğun bir ifadesi. Ama kuşkusuz sorumluluklarımız bu kadar değil.

Mehmet Uzun’un o konferansta anlattıkları, sonradan okuduğum “Zincirlenmiş Zamanlar, Zincirlenmiş Sözcükler” (3) kitabındaki “Bir coğrafyanın sakinleri coğrafyalarına ait kültür mirasına ilişkin sorumluluklarını unuttukları ve buna sırtlarını döndükleri gün, söz konusu kültür mirası bir daha dirilmemek üzere mezara gömülür. Bir katliamın sorumlusu sadece katil değil, katliamı görmeyen ve bunu ifşa etmeyendir de. Diller, sözcükler, anlatılar, uygarlıklar, dinler, şehirler bir kültür mirasını oluşturan her şey, zalimin zulmüne karşı dayanıklı, paslı zincirlere karşı inatçı, zamanın gürültüsüne karşı sabırlıdır. Ancak insanın unutkanlığına karşı son derece kırılgan, kayıtsızlığa karşı çaresiz, ölü uykusuna karşı tümüyle savunmasızdır.” sözleriyle birleştiğinde resim benim için görünür hâle gelmişti! 

Kürtçe bir farklı dildir. Kürtler ise onların söz ettikleri sözcükle söyleyeyim, beş bin yılı aşan geçmişleriyle “kadim” bir ulustur. Fiilen “ulus” olma olanağına sahip olamamış olsalar bile onlar bir “ulustur”. Bu ülke kim ne dersin sevgili İsmail Beşikçi'nin yaklaşık 40 yıldır anlattığı gibi “en az iki ayrı ulusun” bir arada verdikleri mücadeleyle kurulmuş ve bu ulusların birlikte yaşama istek ve arzularını hala korudukları ve birlikte yaşam mücadelesi verdikleri bir ülkedir.

Uzun yukarıda andığım bu sözleriyle kendisine bir görevi tanımlarken aslına hepimize bir görev veriyor: “aydın, solcu, okur yazar kişi olarak” bu konudaki sorumluluğum, sorumluluğumuz?

Aslında sorumluluk herkesin, hepimizindir: Kürtleri bir varlık, bu ülkenin “olmazsa olmaz bir unsuru” olarak gören her aydın, her solcu, bu hakkın gereğini yapmayan her iktidarla mücadele eden tüm sol örgütler, bu konuda bir şeyler yapmalıdır. Bu ülkede en azından “sol olarak, solcu olarak, örgütlü kesimler olarak” bu gerçeği yine en azından gündelik yaşamdaki boyutuyla, yani yaşayarak, yaşanmasına olanak tanıyarak, yaşayacak olanların ve yaşamak isteyenlerin önünü açarak katkıda bulunmak hepimizin görevidir.

Sonradan olma Diyarbakır’lılık: Diyarbakır da cüzzam çalışmaları sırasında ilk kez gördüğüm bir “kadim” şehirdi. Farklı yanları, özellikle de tanıdığım bazı insanları nedeniyle bir gün geldi, o yazıda da dile getirdiğim gibi, kendimi “Fahri Diyarbakır’lı” saydım. Bugün de öyle düşünüyorum. Orada yaşanan sorunlar o nedenle benim de sorunum. O yüzden de “ana dil” konusuna da onlardan birisi gibi bakmaya çalışıyorum.

Yani basit bir şekilde ve bilincin söylediği “doğruyu savunmak”, ya da “moda” olanı dillendirmekten öte bundan kaynaklanan sıkıntıları içimde hissettiğim ve çözümlenmesinin çok önemli olduğunu düşündüğüm için bu konu “temel ilgi alanlarım” arasında yer aldı.

 

Dipnotlar ya da “yaptıklarımız ve yapmadıklarımız”

Tıp Fakültesi’ndeki tutumumuz: 1980’de İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdim. 80 mezunları olarak bir “yıllık” ya da “albüm” yaptık. Bu yıl 30. yılımız ve yine bir “albüm” yapmaya çalışıyoruz. 30 yıl önceki albümümüz gerçekten benzersiz. Ülkenin, insanı ve sağlığı ile  sağlık ortamının tüm gerçekleri orada sergilenmiş. Ama bu konu orada yok. Belleğimi yokluyorum, orada da kayıtlı fazla bir şey olmadığını görüyorum. Bu, bana bu konudaki temel bir eksikliğimizin çok eskilerden kalma olduğunu gösteriyor.

Tıp Eğitimine bakışımız: O yıllıkta da ifade edilen ve bu ülkede 30 yıldır hemen hemen aynı şeylerin yaşanıp söylendiği bir tıp eğitimi sorunumuz var. Buna çok kafa yorduk. Ama çok önemli bir hizmete yönelik eğitimin yapıldığı bu süreçte hizmetin uygulanmasına dair bu konuyu yeterinde ele alıp, bir şeyler yapmadığımızı ve üretmediğimizi fark ediyorum. Bugün de hâlâ öyleyiz. Bu toplantının bu anlamda da sonuçları olmalı ve bir başlangıç oluşturmalı.

Bu noktada Tıp Eğitimi tartışmalarındaki önemli başlıklardan birisi olan eğitimin Türkçe olmasına dair iki örneği size sunmak istiyorum. 

Bunlardan ilki Tıp Eğitimi’nin  Fransızca dilinde öğretilmeye başlandığı 1838 yılında “Mekteb-i Tıbbiye”nin açılışı sırasında zamanın padişahı 2. Mahmut’un yaptığı konuşmadır. (4) Bu konuşmada eğitimin Fransızca olmasının bilgiyi öğrenme amacıyla olduğunu ama hizmetin her yerde Türkçe olarak verilmesini hedeflediklerini söylemektedir. “Bizim ise geek âsakir-i şâhâne ve gerek memâlik-i mahrusamız için etibba-ı hazike yetiştirip hidemat-ı lazımede istihdam ve diğer taraftan dahi fenn-i tıbbı kâmilen lisanımıza alıp kütübü lâzımesini Türkçe tedavine sa’y ve ikdam etmeliyiz. Sizlere Fransıca okutmaktan benim muradım Fransızca lisanı tahsil ettirmek değildir. Ancak fenn-i tıbbı öğrenip refte kendi lisanımıza almaktır. Ve andan sonra memâlik-i mahruse-i şâhânemin her bir tarafına Türkçe olmak üzere neşr eylemektir.”

İkincisi ise ölene kadar kendisine “radyolog” yerine “ışınbilimci” diyen Dr. Rüştü Ergun’un bir konuşmasında söylediği şu sözlerdir. (5)

“İnsanlar arasında en güçlü anlaşma aracı olan dilini ulusal bir yaygınlık, zenginlik kazanması, bir ülkenin ancak ulusal bilgi artışı ile kalkınabileceği, bunun da anadili ile sağlanabileceği Türklerin hiçbir zaman gözünden kaçmamıştır... Yeni yöntemlerin sağlayacağı olanaklardan Türk Ulusunun beyin gücünün de büyük ölçüde yararlanıp bilime katkılarda bulunabilmesi, eğitim ve öğretimin yalnız ve yalnız, anadil ile yapılmasına bağlıdır.”

Bu iki saptama ve talep sağlık hizmeti için gerekli olan tıp bilgisinin anadilde öğrenilmesi ve hizmetin böyle sunulmasının “gerekli ve doğru” olduğunu ortaya koymaktadır. Kuşkusuz bu yaklaşımdan yalnız uygulayıcıların değil, aynı zamanda hizmetin yararlanıcılarının da anadillerinden söz edildiği anlaşılmalıdır.

12 Eylül’deki işkenceler ve insanlık dışı uygulamalar: Bir grup gönüllü insanla birlikte yaklaşık üç yıldır aktif bir çalışma sürdürüyoruz. Bu çalışmada gördüğümüz unsurlardan birisi de “kendini ana dilinde ifade etme”nin hem insanlar, hem de sistem açısından çok önemli bir unsur olduğu, gerçeğidir. Devlet kısıtlamayı, engellemeyi, yasaklamayı kendi varlığı için bir zorunluluk olarak görürken, bu engellemeyi yaşayan kesim de kendini anadilinde ifade edebilmeyi yine “kendi varlığı için” bir zorunluluk olarak görüyor. Bu gerçeğin farkına varıp, bir tarafta yer almak ve bir duruş göstermek çok anlamlı ve gerekli. Dahası o varoluşun sağlanması bakımından da bir zorunluluk. Fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden iyilik hali diye tanımladığımız “sağlıklılığı” oluşturan ve sağlayan en önemli unsurlardan bir tanesi de “ana dil” çünkü.

TTB/TO’lardaki mücadelemiz: Pek çok insan yaşadı ve biliyor; hekimlerin meslek örgütü, (kendimi artık bir hekim saymasam da bu örgütü örgütlerimden birisi olarak görüyor ve kabul ediyorum) bu ülkenin “yüz akı” yapılarından bir tanesi. Bu örgüt herşeyden önce hekimliğin “vicdanı”nı temsil ediyor. Bu temsiliyet isteği ve görevi sürdükçe bizler yapılan ve yapılmayanlardan rahatsız olacağız ve değiştirmek için çaba sarf edebileceğiz.

Bu örgütün yaptıkları içinde “insan hakları mücadelesi” en önemli unsurlardan bir tanesi. İşte öyle olduğu için bugün burada bu konuyu konuşuyoruz. İşte o nedenle bu örgütün odalarından bir tanesi “Kürtçe Anamnez kitabı” hazırlayıp yayınlıyor, işte o nedenle yine o örgütün desteğiyle, bilimin temel konu olduğu, Kürtçe’nin temel diller arasında yer aldığı bir “Uluslararası Çok Dilli Tıp Kongresi” düzenlenebiliyor.

Bunlardan haberdar olup katıldıkça onları herkese duyurmaya gayret ettim, onlara dair düşüncelerimi dile getirdim, yapanlara teşekkür etmeyi hepimizin borcu saydım.  “Teşekkürler Diyarbakır Tabip Odası” (6), ve “Demek ki Olabilirmiş: Kürtçe Tıp Kongresi” (7) bunları dile getiren yazılardı.

İlkinde “Bir ‘sağlık hakkı ve hasta hakları aktivisti’ aynı zamanda ‘sağlık medyası’ alanından uğraşan birisi olarak sağlık hizmetinin ana dilde sunulmasının hem bir ‘hasta hakkı’ olduğunu hem de hekimin "mesleğini en iyi şekilde uygulaması" için bir görevi olduğunu düşünüyorum... Tabii ki bir "kılavuz"la sorun çözümlenmiyor. Öncelikle bölgede sunulan sağlık hizmetlerinin, ülkenin diğer yerlerindekiyle eşit hale gelmesi gerekli. ‘Sağlık hizmetine ulaşma ve yararlanma hakkı’ sağlık hizmetinin herkese eşit olarak sağlanmasını gerektiriyor. Üstelik bu yalnızca sayıca ya da olanaklar bakımından değil, hizmetin sunuluşu yönünden de olmalı. Sağlık hizmetinin ‘ana dilde’ sunulması bence bu ‘eşitliğin’ gereklerinden birisi.” (6) derken, ikincisinde “Bu gereksinim yalnız onlar açısından söz konusu değil aslında. Gerçekten bir arada ve birlikte yaşamak, dahası birlikte bir şeyleri üretmek ve paylaşmak, eşitlik ve kardeşlik duygusunu hissedebilmenin ‘barış’ı  isteyen, umut eden herkesin gereksinimidir. Bunu orada gördük ve tanık olduk... Kongre boyunca ele alınan pek çok önemli konu başlığı vardı. Yalnızca sağlık hizmetindeki kullanılan dilden kaynaklanan sorunlara dair küçük bir araştırmanın bulgularının bile sağlık hizmeti sunumunda bilinir dilin yani  ‘anadil’in ne kadar büyük önem taşıdığını ortaya koyması bakımından dikkat çekici olduğunu söyleyebilirim. Eğer bu sunum yaygın kamuoyuna medya ve yayın organları aracılığıyla ulaştırılsaydı, yalnız bunun bile toplumda bu konudaki önyargı ve yanlış düşünceleri ortadan kaldırma açısından büyük yararları olur, pek çok kişiye alacakları tutum ve gösterecekleri tepkide yol gösterici olur diye düşündüm” (7) kendimi sorumlu saydığım noktaları vurguladım.

Kürt Açılımı: İdeolojisini ve hedefini benimsemesek de, bir dönüşüm yaşanıyor bu coğrafyada. Pek çokları değişik nedenlerle eleştirse de “TRT-Şeş” idare ve toplum olarak o güne kadar yapıl(a)mayanlardan birisiydi. Mevcut hükümet başka hedef ve nedenlerle de olsa bunu gerçekleştirdi. Sağlık ve sağlıklılık açısından bir olumluluk olarak değerlendiriyorum bunu. Bu nedenle konunun sağlık tıp alanıyla kesiştiği noktada yapmamız gerekenleri ortaya koydum bir yazımda: “Anadilde ‘Sağlık Bilgisi’ ”  (8)

Bu yazıda da temel olarak “TRT ‘Şeş’te toplumu bilgilendirecek Kürtçe ‘sağlık programları’ da olmalı. Kürtçe’nin açık biçimde kullanılmasının bir ‘devlet politikası’ olarak benimsenmesi, sağlık hizmetinin zorunlu unsurları için bir ‘fırsat ve olanak’tır” şeklindeki düşüncemi vurgulamaya çalıştım.

TRT Şeş’ten çok önce de Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesi’nde halka yönelik sağlık bilgilendirme amaçlı yapılan “Kürtçe film ve belgeseller” yapıp halka dağıtmış ve göstermişti.

Tabipleri Birliği ve Halk Sağlığı Uzmanları Derneği gibi toplumun genel sağlığına yönelik etkinliklerde bulunan uzmanlık derneklerinin, bu bölgede daha fazla görülen çeşitli sağlık sorunlarına yönelik oluşmuş “hastalık ve hasta dernekleri”nin, bu arada sağlık bilgisini üreten ve öğreten kurumların da bu konuya yönelik “ciddi” çabalarda bulunmaları, hatta TRT Şeş’e katkıda bulunmaları gerekir.

 

Gerçekler

Sağlık hizmetinin amaç ve gerekleri:  Sağlıkçı ya da hekim yalnız bilgisi ve sahip olduğu olanaklarıyla hastalarına hizmet sunmaz. Hastalıkları iyileştiren temel unsurlardan birisi de hekimin onlara bunların dışında sunduklarıdır. Bunu sevgili arkadaşım Şükrü Hatun’un yazdığı kitabın adında dile getirmiştir. “Hekim Kendisini de Tedavinin Bir Parçası Olarak Sunar”(9) Bir sözdür, bir gülüştür, herhangi bir yolla gerçekleştirilmiş bir ifadedir. O ifade dili doğru seçilmişse hastalar daha bu andan başlayarak iyileşirler. Konuşmak ve dinlemek bu ifade yollarının başında gelir.

Sağlık hakkı/hasta hakkı: Sağlık hakkı, sağlıklılığı sağlayan tüm gereklerin yerine getirilmesini, sağlığı etkileyen tüm olumsuzların giderilmesini, sağlıkla ilgili tüm hizmetlere ulaşılmasıyla mümkün olur. Bu hak diğer haklardan farklı olarak bir işbirliğini, birlikte davranmayı gerektirir. Bunun için de “ilişki ve dolayısıyla bir iletişim/diyalog” hakkın gereğini yerine getirmek için olmazsa olmazdır. Bu bağlamda “Sağlık iletişimi” en önemli unsurlardan bir tanesidir. İletişimde iki yan vardır ve iki yan eşit olmak durumundadır. Bunu sağlayan ise “dil”dir. Dil sözcüklerden daha fazla bir şeydir. Aynı zamanda da bir üst yapı kurumu olarak “erk” aracıdır da. Eşitler arasındaki ilişkide bu erkin olmaması gerekir. Bunun için “dil”in aynı olması ön koşuldur. Hatta hekimler olarak kullandığımız “özel jargon”un bile sağlık hizmetinde çok ciddi bir erk yarattığını ve sorunlara neden olduğunu görmeliyiz.

Diğer taraftan sağlık hizmeti ve hekimlik uygulamasının temel etik ilkelerinden bir tanesi olan “özerklik” ilkesi ve bunun uygulamadaki karşılığı olan “aydınlatılmış onam” da her şeyden önce “anlamaya ve anlaşmaya” dayanır. Dilin ve o dildeki nüansların açık ve net olarak anlaşılamadığı bir durumda “aydınlatılmış onam”dan dolayısıyla “özerk” bir karar verme, karara katılma sürecinden söz edilemez. Bu noktada yalnız hizmetten yararlananın bir hakkı ihlâl, dolayısıyla “mağdur” edilmiş olmaz; aynı zamanda verilen hizmet de zedelenir ve hekimin kendi bilgisi ve görgüsü dahilinde mesleğini özgürce uygulama olanağı da ortadan kalkar.

Dolayısıyla Anadilde sağlık hizmeti vermenin en azından sağlık hizmetinin yerine getirilmesinde bir zorunluluk olan "aydınlatılmış onam" ya da "bilgilendirilmiş rıza"nın gerçekten ve doğru bir şekilde yapılması bakımından önemlidir.

Bunu yapmak üzere başka birisinin ortamda bulunması ve buradaki anlaşmayı sağlaması da yerine göre “mahremiyet/gizlilik hakkı”nı, ya da özgür iradeyle ve özerk olarak karar verme olanağını ortadan kaldıracaktır.

Yine aynı nedenlerle hizmetten yararlanacak olanın bu hizmet için kiminle işbirliği yapacağını belirleyen “seçim hakkı” da bu koşulda ortadan kalkmış olmaktadır.

Anadilde sağlık hizmeti vermemenin olumsuz sonuçları: Anadilde sağlık hizmetinin sunulamadığı durumlarda ortaya çıkan sorunlara ilişkin çok sayıda örnek de vardır. Kimi araştırma çalışmaları da bu sorunları görünür hale getirmekteyse de bizim ülkemizde ne yazık ki çok üzerinde durulmamış bir alandır.

Örneğin dil sorununun sağlık hizmet talebini azalttığı, ancak zorunlu durumlarda ve çoğu zaman da sorun daha acil ve zor hale geldiğinde başvurunun söz konusu olduğunu göstermektedir. Özellikle bazı grupların, kadın ve çocukların hizmetten yararlanabilmeleri yalnız bu bakımdan bile daha zor, seyrek ve az olduğu bilinmektedir.  Bu konuda Ata Soyer’in TNSA (Türkiye Nüfus Sağlık Araştırması) verilerinin yorumlarına dair “Sağlık Eşitsizliğine Anadil Etkisi(10) yazısı bizlere hem önemli ipuçları sunmakta, hem de en azından “gerçeği ortaya koyma” bakımından yapılması gerekenleri göstermektedir. Diğer yandan bölgede özellikle yerel yönetimler aracılığı ve eliyle “anadil”de sunulan salık hizmetinin ise hizmetten yararlanmayı ve talebi çoğalttığına dair gözlemler ve veriler söz konusudur. (11)

Yine benzer biçimde sağlık hizmeti sırasındaki uygulama hatalarının büyük bölümünün de iletişim sorunları ve anlamamaktan kaynaklandığını ortaya koyan örnekler vardır.

İşte bu nedenlerledir ki anadilde sağlık hizmeti aynı zamanda sağlık hakkı ve hasta haklarının da gereğidir.

Mezopotamya Sosyal Forumu’nda BGST Yayınları tarafından düzenlenen “İfade Özgürlüğü Paneli”nde Akdemisyen Büşra Ersanlı'nın “Anadil, Bir Topluluk Hakkıdır” (12) başlıklı konuşmada da söylediği gibi, “....hem negatif hakları hem de pozitif hakları gerçekleştirmek için mutlaka öncelikli olarak bir aidiyet etrafında topluluk olarak örgütlenmek ve hak aramak söz konusu olur, dünyanın her yerinde de böyle olmuştur. Ayrımcılığa karşı mücadele mutlaka toplu ifade gerektirir. Anadil kullanımının eğitimle birlikte yürümemesi ve Kürtçe’nin kamu alanını kapsamaması özellikle yerel düzeyde belli bir kesimin özgür ifade olanağını daima kısıtlayacaktır. Anadilini iyi öğrenmeyen insanlar hiçbir zaman kendilerini güçlü ve güvenli bir biçimde ifade edemezler, kısacası diyaloga ve diyalogun gelişmiş biçimi olan siyaset yoluna etkili bir biçimde katılamazlar. Toplumsal hizmetten eşit yararlanabilmek için ... sağlıkla ilgili şikayetler, teşhisin konabilmesi veya tedavinin iyice açıklanabilmesi için doktorla hasta arasında dil yüzünden tam olarak kurulamayan ilişkiler... bu dilde yani Kürtçe’de resmi düzeyde hizmet verilmesini gerektirmektedir. Bu hizmetler de mağdur olan bireyleri mağduriyetten kurtarmak niyetiyle verilmelidir. Niyet çok önemlidir ve göstermelik tedbirler vatandaşlık onurunu koruyamaz, dolayısıyla anayasal vatandaşlık gerçekleşemez.

 

Son Söz: Yapılması gerekenler

Bu sempozyum dahil, şimdiye kadar yapılanlar  doğru ve güzel işlerdi. Ama daha çok iş var. Bu sempozyumun bunun ilk adımlarından birisi olmasını diliyorum. Hem “sağlıklılık”, hem “sağlık hizmeti” için sağlık hakkı ve hasta haklarının gereği olarak, bu bağlamda önereceğim önemli işler arasında şunları sayabilirim.

·        Başta TTB olmak üzere bizim çevrelerimiz tarafından düzenlenen bu tür bilimsel toplantılarda eş zamanlı Kürtçe çeviri mutlaka yapılmalı, basılan dokümanlar bu dili de içerecek şekilde en azından “çift dilli” olarak hazırlanmalı ve sunulmalıdır.

·        TTB’nin web sayfasının mutlaka “Kürtçe” bölümü olmalı, olanaklar ölçüsünde tüm içerik Kürtçe olarak da sunulmalıdır.

·        Benzer biçimde TTB’nin yayınları arasında Kürtçe yayınlar da olmalı, önemli yayınların Kürtçe örnekleri de hekimlere sunulmalıdır.

·        Kongrelerde “Kürtçe”nin de bir dil olarak kullanılması özendirilmeli, Kürtçe konuşan diğer ülkelerden katılımların olması sağlanmalıdır.

·        Tıp eğitimi içinde “Kürtçe”nin seçimli bir ders olarak sunulması, bu dilin öğrenilmesi ve tıp eğitiminin Kürtçe yapılmasının sağlanması, bunun yanında bu dilde bilimsel yayınlar ve Kürtçe etkinlikler de yer almalı, bunun için çaba sarf edilmelidir.

·        Bu bölgede bulunan ve ana dili Kürtçe olan insanlara sağlık hizmeti sunmayı eğer yalnız “Kürtçe” bilen hekimlere ihale etmek istemiyorsak, bölgede çalışmakta olan hekimlere gönüllülük temelinde “Kürtçe öğretilmesi” için kurslar açılmalıdır.

·        Topluma yönelik sunulan sağlık ve tıp medyasının “Kürtçe” olarak yayınlanması da yine hemen yapılması gereken işler arasındadır.

“Herkes iyi şeylere layıktır; herkes sahip olduğu hakların hepsine ulaştığı zaman daha çağdaş, daha demokratik ve daha özgür bir toplum olabiliriz.” Aslında tüm bunlar da bizi bir arada tutan, bizim birbirimize daha sıkı  sarılmamızı sağlayan olanaklardır da bir yandan.

Sağlıkçılar ve hekimler bu sempozyum sırasında yaptıklarıyla, kendi pratiklerinden ve gereksinimlerinden yola çıkarak çok önemli bir noktayı, yaşamdaki somut karşılığı  ile ortaya koymaya çalışıyorlar. Kanımca medyanın da bu anlamda bir sorumluluğu bulunmaktadır. O da “barış”a giden süreçte, yaşama dair bu ve benzeri örnekleri daha çok, daha sık ve daha yaygın olarak ortaya koyarak, toplumun farklı duyarlıklarla gösterdiği kimi tepkilerin doğru yönlenmesini sağlamaktır. Böyle bir tutuma sahip bir medyanın yalnız toplum açısından değil, bizzat kendi varlığı ve işlevi açısından da vazgeçilmez hale geleceği açıktır.” (4)

Anadilinde konuşamayanlar ve eşit birer vatandaşı olarak, başka yerlerde olduğu şekilde sağlık hizmetinden gerektiği biçimde ve yeterince yararlanamayanlar yasal haklarını, yasaların sağladığı olanakları son noktasına kadar kullanmalı, meşru olan talepleri çoğaltıp yükselterek, yasal sınırlılıkları zorlamalı, kuralda ve kağıt üzerinde olanlar ne derse desin, bağlayıcılığı ne olursa olsun, pratikte, edimde, uygulamada, kendisi için en önemli olandan, kendi ilgi alanından başlayarak bu konuyu gündeme getirmelidir.

Bu noktada tarihte ilk kez “farklı” bir davranış sergileyen, bu coğrafyanın “yerel yönetimlerinin bu konuda yapmaya çalıştıkları”, “örgütlerin bu konudaki talepleri” de desteklenmelidir. Toplumun ortak olarak yararlandığı ne varsa onların hepsinden ayrımsız olarak, bu ülkede yaşayan tüm insanların, Kürtlerin de yararlanması için çaba gösterilmelidir. Bu konudaki hatalar, eksiklikler açıkça ortaya konulmalı, “inandırıcılığı sağlayacak ve sürece katkıda bulunacaksa” bir öz eleştiri yapılmalı ve tarih olabildiğince yeniden yazılmaya çalışılmalıdır.

Sözlerime yine Mehmed Uzun'un yukarıda söz ettiğim kitabından yapacağım bir alıntıyla son vereyim: “Sesi kısılmış olanlar, farklılıkları bastırılanlar, kendisini ifade etmekte güçlük çekenler, söze ekmek, su kadar ihtiyaç duyanlar söze sahip çıkıyor. Herkesin aynı olmasını, aynı şeyleri duymasını, yaşamasını, düşünmesini isteyenler ve bu isteklerini de zorla gerçekleştirmeye çalışanlar sözden korkuyor ve engellemeye çalışıyor.” (1)

KAYNAKLAR:

1.        “TÜRKİYE'DE BİR İLK: KÜRT YAZAR MEHMED UZUN BİLİMSEL BİR  ORTAMDA TARTIŞILDI, Mehmed Uzun: “Yazarın tek bir görevi vardır: Adalet, vicdan ve merhamet için direnmek.” (http://www.sutlas.gen.tr/muzun-konf.htm )

2.        “Dil Sorunu Ve Aydının; Solun Ve Solcunun Sorumluluğu” 19.04.2007

(http://www.diyarbekir.net/cgi-bin/index.pl?mod=news;op=author_id;id=439 )

3.        “Zincirlenmiş Zamanlar, Zincirlenmiş Sözcükler” (Deneme) Mehmed Uzun Gendaş Kültür-Yeni Seri:379, İstanbul, 2002, ISBN:975-308-335-6, 168 Sayfa

4.        “Tıbbiye’nin Açılışında Sultan II. Mahmud’un verdiği Nutk-u Humayun” İstanbul Tıp Kurultayı, 25-30 Eylül 1977

5.        “Hekimlik Dilinin Türkçeleştirilmesi” Dr. Rüştü ERGUN (Işınbilimci) (25 Mayıs 1976 tarihli Bilimsel Toplantıda bildirilmiştir, Türk Tıp Derneği Dergisi 1976-42: 8; 411-432)

6.        “Teşekkürler Diyarbakır Tabip Odası”  26/03/2009

(http://bianet.org/bianet/insan-haklari/113420-tesekkurler-diyarbakir-tabip-odasi )

7.        “Demek ki Olabilirmiş: Kürtçe Tıp Kongresi” 29.10.2009

(http://bianet.org/bianet/medya/117935-demek-ki-olabilirmis-kurtce-tip-kongresi

8.        “Anadilde ‘Sağlık Bilgisi’ ” 15.01.2009

(http://bianet.org/bianet/bianet/111958-anadilde-saglik-bilgisi )

9.        “Hekim Kendisini de Tedavinin Bir Parçası Olarak Sunar” Şükrü Hatun,  İletişim Yayınları, 2002,  ISBN: 9750500830, 183 Sayfa

10.     “Sağlık Eşitsizliğine Anadil Etkisi”  17.02.2005

(http://www.birgun.net/forum_index.php?news_code=1108663653&year=2005&month=02&day=17 )

11.     “Anadilde sağlık hizmeti ilgi görüyor” 03.08.2009

 (http://www.ajansdiyarbakir.com/haber_detay.asp?haberID=803 )

12.     “Anadil, Bir Topluluk Hakkıdır”  Büşra Ersanlı, 26.09.2009,

(http://www.bgst.org/keab/be20091030.asp )